Bizimle iletişime geçin

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Peygamber Efendimizin Medine’ye Gelişi

Bu içerik

yayınlandı

Medineli Müslümanlar, Resûl-i Kibriya Efendimizin Mek­ke’den Medine’ye gelmek üzere yola çıktığını duymuşlardı. Bunun için her gün sabah namazın­dan sonra Harre mevkiine çıkarak, öğle sıcağı basıncaya kadar yolunu heyecan ve sabırsızlıkla beklerlerdi.

Yine bir gün teşrif-i Nebevîyi uzun uzun beklemişler, gelmediğini ve etra­fını da şiddetli sıcaklığın bastığını görünce evlerine geri dönmüşlerdi.

Bu sırada bir işi için evinin damına çıkmış olan bir Yahudi, beyazlara bü­rünmüş birkaç kişinin çölün sıcaklığını, serap ve sisleri yara yara gelmekte ol­duğunu gördü. Müslümanların, Hz. Re­sû­lul­lah’ı günlerden beri beklemekte olduğunu biliyordu. Kendisini tutamayarak, “Ey Arap topluluğu! İşte, bekle­diğiniz devletliniz geliyor!” diye haykırarak Müslümanlara müjde verdi.[1]

Bu müjde, Medine sokaklarında bir şimşek gibi çaktı. Şehir bir anda bayram havasına büründü. Çünkü insanlığa huzur ve saadet sunan zât geliyordu! Müslümanlar derhal silahlanıp o tarafa doğru koştular.

Karşılayıcılar, Resûl-i Ekrem Efendimizle Hz. Ebû Bekir’e, bir hurma ağacı­nın gölgesinde dinlenirken kavuştular. Hz. Ebû Bekir, başucunda ayakta du­ruyordu! Günlerden beri yolunu heyecan, sabırsızlık ve muhabbetle bekledik­leri ak maşlaha bürünmüş Kâinatın Efendisini selamladılar, nur saçan mübarek simasını temâşâya başladılar.

Hurma ağacının gölgesinde bir müddet yorgunluğunu gideren Resûl-i Kib­riya, daha sonra beraberindekiler ve karşılayıcılar ile birlikte Medine’nin sağ tarafına düşen Kuba köyüne doğru yoluna devam etti.

Rebiülevvel ayının çok sıcak bir Pazartesi günü idi.

Güneş, ateşten oklarını bütün şiddetiyle yeryüzüne gön­deriyordu. Kuşluk vakti Resûl-i Kibriya Efendimiz, etrafındaki mü’minler halkasıyla Medine’ye bir saat kadar mesafesi olan Kuba köyüne vardı. Orada Amr b. Avfoğullarının kardeşi Gülsüm b. Hidm’in evi­ne indi. Kızgın kumlar üzerindeki süratli yolcu­luk Efendimizi oldukça yormuştu. Müslümanlarla görüşmek arzusuna binaen Ku­ba’­da bir müddet ikamet etmeye karar verdi.

Geceleri Medineli Müslümanların eşrafından oldukça yaşlı bir zât olan Gül­süm b. Hidm’in evinde kalan Efendimiz, gündüzleri ise Müslümanlarla konuş­mak, sohbet etmek için ashaptan bekâr bir zât olan Sa’d b. Hayse­me’­nin evine giderdi. Zaten, muhacirlerin bekârları da onun evinde kalırlardı. Bu sebeple evine “Dârü’l-Uzab [Bekârlar Evi] ” denirdi.[2]

Hz. Ali’nin Gelip Efendimize Kavuşması

Hz. Ali, Resûl-i Kibriya Efendimizin emriyle, Ku­reyşlilerin kendisine teslim ettikleri kıymetli eşya ve emanet­lerini sahiplerine iade etmek maksadıyla Mekke’de kalmıştı.

Hz. Ali, bu vazifeyi yerine getirmiş ve Efendimizin Mek­ke’den ayrılışından üç gün sonra da hareket etmişti. Resûl-i Kibriya Efendimiz henüz Kuba’da iken gelip kavuştu. Yürümekten ayakları şişmiş ve kabarmış idi. Pey­gam­be­ri­miz, onu gözyaşları arasında kucakladı ve ayağının iyileşmesi için dua edip eliyle meshetti. Cenab-ı Hak ânında şifa ihsan etti. Hz. Ali’nin ayaklarında ne ka­barmadan, ne de ağrı ve sızıdan eser kalmadı.[3]

KUBA MESCİDİ’NİN İNŞASI

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Amr b. Avfoğullarında on küsur gece misafir kal­dı. Bu müddet zarfında Kuba Mescidi’ni tesis etti ve bu mescit içinde namaz kıl­dı.

Efendimizin tesis ettikleri mescitten önce, Müslümanlardan bazıları kendi­le­ri için mescit inşa etmişlerse de, İslam cemaati için ilk olarak bina olunan mes­cit, işte bu Kuba Mescidi’dir.

Gülsüm b. Hidm Hazretlerinin, üzerinde hurma kuruttu­ğu arsasında bina edilen bu ulvî mâbedin inşasında, Resûl-i Kibriya Efendimiz bizzat çalıştı. Bir seferinde kucağına güçlükle kaldırılabilecek büyükçe bir taş almışlardı. Saha­benin biri yanına varıp, “Yâ Re­sû­lal­lah! Anam babam sana feda olsun! Elinde­kini bana ver” deyince, “Hayır vermem! Sen de başkasını al” buyurarak gayret ve faaliyetten büyük zevk aldığını ifade etmişti. Böylece ibadeti, takvâsı, sadâ­kati, metaneti, cesareti vesâir bütün güzel vasıflarda olduğu gibi gayret ve ça­lışkanlığı ile de sahabelere en güzel örnek oluyordu.

Kuba Mescidi

Kuba Mescidi

Onun bu gayret ve faaliyetini müşâhede eden Müslümanlar da, aşk ve şevk içinde bıkmadan usanmadan ve zerre kadar fütur eseri gösterme­den çalışıyor­lardı. Mescit ya­pılıp bitinceye kadar Peygamber Efendimiz, ça­lışmaktan bir an olsun geri dur­madı ve kendisi­ni sâir Müslü­manlardan farklı bir muameleye tâbi tutmadı.

Kuba Mescidi’nin Ehemmiyet ve Fazileti

Kuba Mescidi, Resûl-i Kibriya’nın hicreti ve özellikle Kuba köyüne ulaşma­sıyla başlayan nurani ve muazzam bir devrin mübarek bir âbidesidir. Bu se­bepledir ki Kur’an lisanıyla “Takvâ Mescidi” adı verilerek şerefli kılın­mış­tır. İl­gili ayet-i kerimede meâlen şöyle buyrulur:

“Muhakkak bu bir mescittir ki onun temeli Medine’ye hicretin ilk gününde takvâ üzere atılmıştır. Aziz Peygamberim! Bu mescit senin, içinde namaz kıl­mana daha lâyıktır. Bu mescitte son derece temizliği ve nezaheti seven bir ce­maat vardır. Allah da, çok temiz ve faziletli olanları sever!”[4]

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, hayatı müddetince her Cumartesi günü ya­ya veya binitli olarak bu mübarek mescidi ziyaret eder ve içinde namaz kı­lar­dı. Ayrıca mü’min­leri de teşvik ederek, tam bir temizlik ve nezahetle bu mü­barek mescitte namaz kılan kimse için bir umre sevabı olduğunu müjde­lerdi.

İslamî gelişmenin önündeki engellerin yavaş yavaş bertaraf olduğu, İs­lam’ın inkişaf ve teâliye başladığı bir dönemde inşa edilmiş olması, Kuba Mes­cidi’ne ayrı bir manâ ve ehemmiyet atfeder.

Suheyb b. Sinan’ın Kuba’ya Gelişi

Suheyb b. Sinan, müşriklerin eziyet ve işkencelerine maruz kalan kimsesiz Müslümanlardan biri idi. Medine’ye hicrete Efendimiz tarafından izin verildiği sırada bir türlü fırsatını bulup Mekke’den ayrılamamıştı.

Hz. Ali’nin hicret ettiğini görünce, o da Medine’ye hicret maksadıyla hazır­la­nıp yola çıkmıştı. Bunu gören Mekkelilerden bazıları arkasına düşüp yetişti­ler ve “Sen buraya fakir olarak geldin, yanımızda zengin oldun! Ken­dinle bir­lik­te bu bol serveti de alıp götürmek istiyorsun. Buna müsaade ede­meyiz!” de­miş­lerdi.

İmanından aldığı cesaretle, bu kahraman sahabe, hemen bineğinden inmiş, çantasındaki okları çıkarıp karşısında duran Ku­reyş topluluğuna, “Benim, içi­nizde en iyi ok atanlardan biri olduğumu bilirsiniz. Yanımdaki okların hepsini atar, onlar bi­terse kılıcımı çalarım! Bunlardan biri elimde bulunduğu müddetçe yanıma sizi yaklaştırmam!” diye hitap etmişti.

Müşrikler, bu kahramanca seslenişe cevap vermemişlerdi. Bu İslam kahra­manının kolay kolay teslim olmayacağını biliyorlardı. Bir tarafta kalbindeki Al­lah’a imanın verdiği hadsiz cesaretle duran Suheyb b. Sinan, diğer tarafta gö­nüllerine şirk ürkekliği hâkim birçok müşrik vardı.

Sonunda Suheyb, şu teklifte bulunmuştu:

“Size, bütün servetimin yerini gösterir, onu size bırakırsam, gitmeme müsa­ade eder misiniz?”

Gönülleri dünya malı sevgisiyle dolu müşrikler, “Evet…” demişlerdi.

Hz. Süheyb de onlara servetini bırakarak Allah yolunda dini ve imanını serbestçe yaşamak uğrunda hicretine devam etmişti.

Rebiülevvel ayının ortalarına doğru gelip Kuba’da Resûl-i Kibriya Efendi­mize kavuştu. Yolda gözü ağrımış, karnı ise son derece acıkmıştı. O sırada Efendimiz ve yanında bulunan Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in önünde taze yap­raklı salkım halinde hurma vardı. Hz. Suheyb, hemen yaş hurmaları ye­me­ye başladı.

Hz. Ömer, “Yâ Re­sû­lal­lah! Suheyb’i görmüyor musun? Hem gözü ağrıyor, hem de yaş hurma yiyor!” dedi.

Resûl-i Ekrem, “Ey Suheyb! Hem gözün ağrıyor, hem de yaş hurma yiyor­sun!” buyurunca sahabe, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben, gözümün sağlam, ağrımayan ta­rafıyla yiyorum!” diye lâtif bir cevap vererek Efendimizi tebessüme getirdi.

Hz. Süheyb daha sonra, “Yâ Re­sû­lal­lah! Sen Mekke’­den çıktığın zaman müşrikler beni yakalayıp hapsettiler. Ben de servetimi vererek kendimi ve ai­le­mi satın aldım!” de­di.

Resûl-i Muhterem Efendimiz, “Suheyb kazandı! Su­heyb kazandı! Ebû Yah­ya! Satış kârlı çıktı! Satış kârlı çıktı”[5] buyurarak, bu kahraman sahabeyi müj­de­leyip sevin­dir­di.

Bunun üzerine şu ayet-i kerime nâzil oldu:

“İnsanlardan, Allah’ın rızasını kazanmak için canını se­ve seve feda edenler var! Allah ise, kullarına karşı çok şef­katlidir.”[6]

Kuba’dan Hareket

Server-i Enbiya Efendimiz, Kuba’da on küsur gece ika­met buyurduktan sonra bir Cuma günü Medine’ye doğru ha­reket etti. Kasvâ adındaki devesinin üzerinde idi. Peşinde Hz. Ebû Bekir, sağ ve solunda ise ana tarafından dayıları olan Neccaroğullarından silahlı yüz kişi ile birçok Medineli Müslüman yer al­mıştı.

Manzara, düşündürücü olduğu kadar da sevindirici ve ümit verici idi. Mek­ke’de yal­nızlıkla başbaşa bırakılmış bulunan Resûl-i Kib­riya’nın etrafını şimdi, içleri nur, dışları nur yüzlerce insan sarmıştı! Dillerinde tekbir, gönülle­rinde ise had­siz sürur vardı. Ken­dilerine dünya ve ahiret saadetinin kaynağı olan gerçek iman ve İslam’ı sunan bu şerefli zâtın yolunu günlerden beri sabır­sızlıkla bek­le­miş­lerdi. Şimdi ise ona kavuşmanın eşsiz sevincini duyarak, his­sederek yaşı­yor­lardı.

MEDİNE’DE İLK CUMA NAMAZI

Resûl-i Ekrem Efendimiz, yol esnasında sol tarafa yöne­lerek Sâlim b. Avfo­ğulları yurduna vardı. Ranuna mev­kii­ne geldiklerinde Cuma namazı vakti gir­di. Efendimiz, Ranuna vadisinin ortasındaki Cuma Mescidi’nin yerine indi ve burada Cuma namazı kıldı.

Bu, Peygamber Efendimizin Medine’de kıldığı ilk Cuma na­mazı idi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, burada arka arkaya iki hutbe irad buyurdu. İlk hutbesinde Allah’a hamd ve senâdan sonra meâlen Müslümanlara şöyle hitap etti:

“Ey insanlar! Sağlığınızda ahiretiniz için tedarik görünüz. Muhakkak bilir­siniz ki kıyamet gününde birinin başı­na vurulacak ve çobansız bıraktığı koyu­nundan sorulacak. Sonra Cenab-ı Hak, ona diyecek. Ama nasıl diyecek? Ter­cümanı yok, perdedarı yok. Bizzat diyecek ki: ‘Sana benim Resûlüm gelip de tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, sana lütuf ve ihsan ettim. Sen kendin için ne tedarik ettin?’ O kimse dahi sağına soluna bakacak, bir şey gör­me­ye­cek. Önüne bakacak, cehennemden başka bir şey görmeyecek! Öyle ise, her kim ki kendisini velev ki bir yarım hurmayla olsun ateşten kurtarabilecekse, hemen o hayrı işlesin. Onu da bulamazsa, bâri kelime-i tayyibe ile [güzel sözle] kendi­sini kurtarsın. Zira, onunla bir hayra on mislinden yedi yüz misline kadar sevab verilir. Allah’ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!”[7]

İkinci Hutbe

Resûl-i Kibriya, ikinci hutbesinde ise meâlen şöyle buyurdu:

“Allah’a hamdolsun. Allah’a hamdederim ve O’ndan yar­dım isterim. Ne­fis­le­rimizin şerlerinden ve kötü amelleri­miz­den Allah’a sığındık. Allah’ın hi­da­yet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın idlâl ettiğine de kimse hidayet ede­mez.

“Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. O, bir­dir, şeriki yoktur.

Cuma Mescidi

Cuma Mescidi

 “Kelâmın en güzeli Kelâmullah’tır. Kimin ki Allah, kalbini Kur’an’la süsler ve onu kâfir iken İslam’a dâhil eder, o da Kur’an’ı sâir sözlere tercih ederse, iş­te o kimse felâh bu­lur.

“Doğrusu, Kitabullah, kelâmların en güzeli ve en beliğidir. Allah’ın sevdi­ğini seviniz. Allah’ı can ve gönülden se­viniz. Allah’ın kelâmından ve zikrinden usan­mayınız. Ve Allah’ın kelâmından kalbinize kasavet gelmesin. Zira, Kelâ­mul­lah, her şeyin en güzelini, en iyisini ayırıp seçer. Amellerin hayırlısını ve kul­ların güzidesi olan peygamberleri ve kıssaların iyisini zikreder; helâl ve ha­ra­mı beyan eder. Artık. Allah’a ibadet ediniz ve O’na hiçbir şeyi şerik etme­yi­niz. O’ndan hakkıyla sakınınız.

“Hayırlı işler işleyiniz ve bu iyi işleri diliniz de teyit etsin.

“Allah’ın kelâmıyla birbirinizi seviniz. Muhakkak bilmelisiniz ki Allahü Teâlâ ahdini bozanlara gazap eder.

“Allah’ın selamı üzerinize olsun!”[8]

Akabe’deki bîatta Medineli Müslümanlar, Resûl-i Ekrem Efendimiz kendi bel­delerine geldiği zaman, her cihetle onu koruyacaklarına dair söz vermiş­ler­di.

Önce, Re­sûl-i Ekrem onların yur­duna gelip bir müddet Kuba’da ika­met bu­yur­duktan sonra, bu sefer bizzat Medine’ye girmek üzere bulunduğun­dan, ar­tık onların sözlerini yerine getirme vakti gelmiş demekti.

Bu sebeple Re­sû­lul­lah Efendimiz, ikinci hutbesinin sonunda Cenab-ı Hakk’ın, ahdini bozanlara gazap edeceğini be­yan etmekle sözlerine son veri­yor­du.


[1] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 137; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 233.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 138; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 233.
[3] Halebî, İnsan, c. 2, s. 233.
[4] Tevbe, 108.
[5] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 227-229.
[6] Bakara, 207.
[7] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 146.
[8] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 147.

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Kıble’nin Mescid-i Haram’a Çevrilmesi

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

(Hicret’in 2. senesi / Milâdî 623)

Resûl-i Kibriya Efendimiz ile Müslümanlar, Medine’de namazlarını, Al­lah’ın emriyle, “peygamberler makamı” olan Ku­düs’e, yani Beytü’l-Makdis’e doğru kılarlardı. Fakat Peygamber Efendimiz, öteden beri tevhid akîdesinin müstesna bir âbidesi olan yeryüzünün ilk mâbedi ve ceddi Hz. İbrahim’in kıb­lesi olan Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılmayı kalben arzu ve temenni edi­yordu. Müslümanlar da, hassaten muhacirler, kalplerinde aynı arzuyu taşı­yorlardı. Çünkü beş vakit namazlarında Kâbe’ye yönelmek, vatanları Mekke’yi de yâdetmeye bir vesile olacaktı.

Yahudilerin de, “Muhammed ve ashabı, biz gösterinceye kadar kıblelerinin neresi olduğunu bile bilmiyorlardı!” diyerek sinsice de­di­koduda bulunmaları onları rahatsız ettiğinden bu arzuları daha da kuvvetleniyordu. Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimiz, tahvil-i kıble için vahyin gelmesini bekliyor, Ceb­rail’i (a.s.) gözetliyor ve Kâbe’yi temenni ederek dua ediyordu.

Nitekim bir gün, gelen Cebrail’e (a.s.) bu arzusunu izhar etti: “Rabbimin, yüzümü Yahudilerin kıblesinden Kâbe’ye çevirmesini arzu ediyorum!”

Cebrail (a.s.), “Ben bir kulum! Sen, Rabbine niyazda bulun. Bunu O’ndan is­te!”[1] dedi.

Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Beytü’l-Mak­dis’e mütevecci­hen namaza duracakları zaman başını semâya doğru kaldırmaya başladı.

Nihayet, Medine’ye hicretin 17. ayında, kıblenin Mes­cid-i Haram’a doğru çev­rildiğini bildiren şu ayet-i kerime nâzil oldu:

“(Ey Resûlüm! Vahyin gelmesi için) yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Bunun için seni, râzı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Şimdi, yü­zünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey mü’­minler! Siz de her nerede olursa­nız, yüzünüzü namazlarda o mescit tarafına çevirin!”[2]

Bu vahiy geldiği sırada Re­sû­lul­lah Efendimiz, Müs­lü­man­lara mescidinde öğle namazını kıldırıyordu. Na­ma­zın ilk iki rekâtı kılınmış, sıra son iki rekâta gelmişti. Peygamber Efendimiz, ağır ağır yönünü değiştirdi ve mübarek yü­zünü Kâbe’ye doğru çevirdi. Müslümanlar da Efendi­mizle birlikte o tarafa döndüler.[3]

İki Kıbleli Mescit

Diğer bir rivayete göre, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Re­ceb ayının bir Pazar­tesi günü Benî Seleme semtinde otu­ran Bişr b. Berâ’nın annesi Ümmü Bişr’i zi­yarete gitmiş­lerdi. Kendisine yemek yapıldı. Yediler. Bu sırada öğle na­mazı vakti girdi. Pey­gam­be­ri­miz, oradaki mescitte Müs­lümanlarla birlikte iki rekât kıldıktan sonra namaz için­de Kâbe tarafına dönmesi emrolun­du. Derhal cema­atle birlikte yüzlerini Mescid-i Haram tarafına çevirdiler.

Bu sebeple, Benî Seleme Mescidi’ne “Mescid-i Kıbleteyn [İki Kıbleli Mescit]” adı verildi.[4]

Pey­gam­be­ri­mizin emri üzerine, bütün Müslümanlara kıblenin Mescid-i Ak­sâ’dan Mescid-i Haram tarafına çevril­diği duyuruldu.

Kıblenin Kâbe olarak tespit edilmesi, bir kısım Müslümanların telâşına se­bep oldu; çünkü kıble değiştirilmeden önce Bey­tü’l-Mak­dis’e doğru namaz kıla­rak vefat etmiş veya şehit edilmiş Müslümanlar vardı. Bunun için huzur-u Risâlete gelerek, “Yâ Re­sû­lal­lah! Daha önce ölen Müslüman kardeşlerimizin durumu ne olacak? Onlar Bey­tü’l-Makdis’e doğru namazlarını eda etmişlerdi” diyerek endişelerini izhar ettiler.

Cenab-ı Hak, Müslümanların bu endişelerini de, inzal buyurduğu ayet-i ke­rimeyle giderdi: “Ey Resûlüm! Halen yönelmekte olduğun Kâbe’yi, ancak re­sûle uyanlarla geri dönenler arasını ayır­detmek için kıble kıldık. Gerçi, bu kıb­leyi çeviriş büyük ve ağır ise de yalnız o, Allah’ın hidayet ettiği kimselere ağır gelmez ve Allah imanınızı zâyî etmez. Muhakkak Allah Teâlâ, insanlara çok merhametlidir, günahlarını bağışlayıcıdır.”[5]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’ye teşrif edip Bey­tü’l-Mak­dis’­e doğru namaz kılmaya başlayınca, Arap müşriklerinin gücüne gitmişti. Bilâhare kıble Kâbe’ye tahvil buyrulunca, bu sefer Yahudilerin gücüne gitti ve tekrar dedi­kodu yapmaya, fitne fesat çıkarmaya koyuldular! Hatta âlimlerinden birkaçı Re­sû­lul­lah’a gelerek, “Yâ Muhammed! Üzerinde bulunduğun kıblenden seni döndüren nedir? İbrahim’in milleti ve dininde bulun­duğunu söyleyen, sen de­ğil misin?” dediler. Sonra da şu sinsi teklifte bulundular:

“Eğer şimdiye kadar üzerinde bulunduğun kıblene tekrar dönersen sana tâbi olur, seni tasdik ederiz!”

Şu ayetler (meâlen), bu hadiseyi anlatmaktadır:

“(Medîne’deki Yahudi ve münafık) insanlardan bir­takım beyinsizler, akıl­sızlar da, ‘Müslü­manları bulun­dukları kıbleden çeviren ne?’ diye­cekler. Onlara de ki: “Doğu da, batı da Allah’ındır. O, kimi dilerse doğu yola çıkarır.

“Ey Müslü­manlar! Böylece sizi seçkin ve şe­refli bir ümmet kıldık ki bütün in­sanlar üzerine adâlet numunesi, hak şahitleri olası­nız. Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.

“… Andolsun ki sen, o kitap verilmiş olanlara her ayeti, her bur­hanı da ge­tirmiş olsan, onlar yine senin kıblene tâbi olmazlar. Sen de onların kıblesine tâ­bi olmazsın. Hatta onların bir kısmı, bir kısmının kıblesine uyacak da değil­dir.

“Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilim arkasından bilfarz onların arzu­larına uyarsan, bu takdirde sen de ken­di­ne yazık etmişlerden sayılırsın.”[6]

Mescid-i Kıbleteyn (İki Kıbleli mescid)

Mescid-i Kıbleteyn

Kuba Mescidi Kıblesi

Kıble Mescid-i Haram tarafına çevrildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kuba’ya gitti ve İslam tarihinde inşa edilen ilk mescit olan Kuba Mescidi’nin Beytü’l-Mak­dis tarafına olan kıblesini de Kâbe’ye doğru çevirtti.


[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241; Taberî, Tarih, c. 2, s. 265.
[2] Bakara, 144.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 246.
[5] Bakara, 143.
[6] Bakara, 142-143, 145.

Okumaya Devam Et

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Seriyye ve Gazâlar

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

Buvat Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Rebiülevvel ayı)

Bu tarihte Peygamber Efendimiz, beraberinde iki yüz muhacirle Me­di­ne’den yola çıktı. Maksadı, içlerinde azılı müşrik Ümey­ye b. Halef’in de bulun­duğu yüz kişilik bir mu­hâfız grubun kontrolü altında hareket eden 2 bin 500 develik büyük Ku­reyş kervanının üzerine yürüyerek onlara gözdağı ver­mekti.

Buvat dağına kadar giden Resûl-i Ekrem, kimseyle kar­şı­laş­madı ve Me­di­ne’ye geri döndü.[1]

Safevan Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Rebiülevvel ayı)

Mekkeli müşriklerin adamlarından Kürz b. Câbir el-Fihrî, ar­kadaşlarıyla Medine otlaklarına kadar sokularak akın etmiş ve Medinelilere, Müslümanlara âit birçok hayvanı alıp götürmüştü.

Bu baskın üzerine Peygamber Efendimiz, Medine’de ye­rine Zeyd b. Hâ­ri­se’yi vekil tayin ederek, mezkûr yağma­cıyı takibe çıktı. Be­dir nâhiyesinin Sa­fe­van vadisine kadar ilerledi. Ancak Kürz, takip edildiğini haber almış oldu­ğun­dan daha önce sapa bir yoldan kaçmıştı.

Bunun üzerine, Pey­gam­be­ri­miz, Medine’ye geri döndü.

Bu gazâya “Bedr-i Ûlâ” yani “İlk Bedir Gazâsı” da denilir.[2]

Uşeyre Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Cemaziyelâhir ayı)

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safevan Gazâsı’ndan üç ay sonra, muhacir Müs­lü­manlardan, 150-200 kişiden müteşekkil bir askerî birlikle Medine’den yola çıktı. Beraberlerinde otuz deve bulunuyordu ve mücahitler bu develere nöbet­leşe biniyorlardı.

Maksat, yine Ku­reyş’in Şam’a göndermiş olduğu ticaret kervanını takip et­mekti.

Ancak Medine’den dokuz konak mesafede bulunan Müd­licoğullarına âit Uşeyre ovasına gelindiğinde, Ku­reyş kervanının buradan iki üç gün önce geç­tiği öğrenildi.

Medine etrafını her bakımdan emniyet altına almak hu­susu üzerinde dik­katle duran Pey­gam­be­ri­miz, burada daha önce an­laşma yaptığı Damreoğul­la­rının müttefiki olan Benî Müdlic’­le aynı mahiyette bir dostluk ve ittifak ant­laş­ması imzaladı. Sonra da Medine’ye geri döndü.[3]

Abdullah b. Cahş Seriyyesi

(Hicret’in 2. senesi Receb ayı)

Peygamber Efendimiz, bu tarihte Abdullah b. Cahş’ı huzuruna çağırdı ve mu­hacir Müslümanlardan sekiz kişilik bir birlik kumandasında Nahle vadisine gideceğini emir buyurdu. Birliğe katılanlara hitaben de, “Sizin üzerinize birini tayin edeceğim ki o, en hayırlınız değildir; fakat açlığa, susuzluğa en çok da­yanan, katlananınızdır”[4] dedi.

Resûl-i Ekrem, kumandan tayin ettiği Abdullah b. Cahş’a bir de mektup ver­di. Bu mektubu iki gün yol aldıktan sonra açıp okumasını ve ona göre ha­re­ket etmesini emir buyurdu.

İki günlük yolculuktan sonra Abdullah b. Cahş, emir gereğince mektubu açıp okudu. Mektupta şunların yazılı olduğunu gördü:

“Bu mektubumu gözden geçirdiğin zaman Mekke ile Taif arasındaki Nahle vadisine kadar yürüyüp, oraya inersin. Oradaki Ku­reyş’i gözetler, alabildiğin haberleri gelip bize bildirirsin.”[5]

Şu halde bu seriyyeden maksat, Ku­reyş’in hareketini gözetlemek, ne gibi hazırlıklar içinde bulunduklarını tespit etmekti.

Kahraman sahabe Abdullah b. Cahş, Hz. Re­sû­lul­lah’ın mektubu­na, “Se­mi’nâ ve ata’nâ [Dinledik ve itaat ettik]” de­dikten sonra mücahitlere de, “Han­giniz şehit olmayı ister ve o makamı özlerse benimle gelsin; kim de on­dan hoş­lanmazsa geri dönsün! Ben ise, Re­sû­lul­lah’ın emrini yerine getirece­ğim”[6] diye hitap etti.

Fedakâr mücahitler tereddütsüz, kumandanlarının emrine amâ­de oldukla­rını bildirdiler.

Mücahitler, nöbetleşe bindikleri develerle Nahle vadisine vardılar. Orada konakladılar.

Bu arada, yükleri kuru üzüm ve bazı yiyecek maddeleri olan Ku­reyş’in bir kervanı göründü. Gelip, onlara yakın bir yerde konakladı.

Mücahitler, bunlara karşı nasıl davranmaları gerektiği hususunda konuş­tular. Hücum etmeyeceklerine dair önce bir karara varamadılar. Çünkü içinde kan dökmek haram olan Receb ayının girip girmediğinde tereddüt ediyorlardı. Sonunda, henüz Receb ayının girmesine bir gün var olduğu kanaatine varınca, ittifakla kervanı ele geçireceklerine dair karar aldılar. Tam o esnada Vâkıd b. Abdullah’ın attığı bir okla, kervanın reisi Amr b. Hadremî öldü. Mücahit­ler, di­ğerlerinin üzerine yürüdüler. İki kişiyi esir alıp kervanı da ele geçirdiler.

Kurtulanlar, Ku­reyşlileri hadiseden haberdar etmek için Mekke’ye doğru kaçmaya başladılar. Mücahitler ise, iki esir ve kervanla birlikte Medine’ye dön­düler.

Seriyyenin başkanı Abdullah b. Cahş Hazretleri durumu anlatınca, Fahr-i Kâi­nat Efendimiz hiddetle, “Ben, size haram olan ayda çarpışmayı emretme­miştim!” dedi ve ganimetten herhangi bir şey almaktan kaçındı.

Seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücahitler, Resûl-i Ekrem’­in bu hareketi karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar. Diğer sahabeler de onların bu hare­ket­lerini tasvip etmeyince, bütün bütün ruhlarını büyük bir sıkıntı sardı.

Resûl-i Kibriya’ya durumu izah ettiler. “Yâ Re­sû­lal­lah!” dediler. “Biz, onu Receb’in ilk gecesinde ve Cemaziyelâhir ayının son gecesinde öldürdük! Receb ayı girince kılıçlarımızı kınına soktuk!”

Buna rağmen Re­sû­lul­lah, kendisi için ayrılan ganimeti almadı. Çünkü or­ta­da bir şüphe söz konusuydu.

Nitekim Mekkeli müşrikler de bu hareketi dillerine doladılar ve dedikodu yapmaya başladılar: “Muhammed ve ashabı, haram ayı helâl saydı; onda kan döktüler, mal aldılar, adam esir ettiler.”

Bu dedikodular Medine’den de duyuldu.

Diğer taraftan, Medine’de bulunan Yahudiler de ileri geri konuş­tular.

Bir taraftan, seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücahitler, bu hareketlerinden dolayı üzüntü duyuyorlardı; diğer taraftan, Mekkeli müşrikler ve Medineli Yahudiler, ileri geri konuşuyorlardı. Peygamber Efendimiz ise, kendisine ay­rılan ganimeti kabul etmiyordu.

Bir müddet sonra Efendimize vahiy geldi ve meseleyi halletti. İlgili ayette şöyle buyruldu:

“Sana haram olan çarpışmanın hükmünden soruyorlar. De ki: ‘O ayda sa­vaş yapmak büyük günahtır. Fakat küfür ve inkârla insanları Allah yolundan çevirmek, Mescid-i Haram’da tavaf ve namazdan alıkoymak, Peygamber ve as­habını Mekke’den çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. ‘Allah’a ortak koşmak’ fitnesi, Müslümanların haram ayda yaptıkları savaştan da be­ter­dir. Ey mü’­minler! Kâfirlerin gücü yetse, sizi dininizden döndürünceye ka­dar sizinle savaşmaktan bir an bile geri durmazlar.”[7]

Seriyyeye iştirak etmiş olan mücahitler, bu ayet üzerine sıkıntı ve mânevî ızdıraptan kurtuldular. Peygamber Efendimiz de, kendisi için ayrılmış bulu­nan ganimet hissesini kabul etti. Müşrikler ise, esirleri için kurtuluş bedeli gön­derdiler. Esirlerden sadece Osman b. Abdullah, Mekke’ye gitti; diğer esir Ha­kem b. Keysan ise, Müslüman olup Medine’de kaldı.[8]

Hakem b. Keysan Nasıl Müslüman Oldu?

Burada, esirlerden Hakem b. Keysan’ın nasıl Müslüman olduğunu ibret na­zarlarına sunmakta fayda görüyoruz.

Mücahitler tarafından esir alınınca, Kumandan Abdullah b. Cahş, onun boy­nuna vurmak istemişti; fakat diğer sahabeler, “Hayır, Re­sû­lul­lah’a götüre­lim” diyerek, buna mani olmuşlardı. Böylece Hakem, boynunun vurulmasın­dan kurtulmuştu.

Medine’ye döndüklerinde onu Peygamber Efendimize götürdüler. Resûl-i Ekrem, Hakem’i Müslüman olmaya davet etti. Ancak o, menfi tavır takındı; hatta ileri geri konuşmaya başladı.

Bu konuşmalarından hiddete gelen Hz. Ömer, “Bunun Müslüman olacağı yok Yâ Re­sû­lal­lah! Müsaade et, boynunu vuralım!” diye konuştu.

Resûl-i Ekrem, bu teklifi kabul etmedi ve Hakem’i tekrar tekrar İslam’a da­vet etti. Sonunda Hakem, “İslam nedir?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “İslam, şeriki olmayan bir Allah’a iman ve ibadet, Muham­med’in de O’nun kulu ve resûlü olduğuna şehâdet etmendir” buyurunca, Ha­kem, “Müslüman oldum!” diyerek kelime-i şehâdet getirdi.

Resûl-i Ekrem de, sahabelere dönerek, “Eğer sizin, onun hak­kındaki görü­şü­nüze uyup onu öldürseydim, cehenneme girmiş, git­mişti!”[9] diyerek hepi­mi­ze ölçü olacak dersini verdi.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın İslam’a davetteki temennisi, sabrı ve sebatı, işte bir insanı böy­lesine cehennemden kurtarıp, sahabelik gibi şerefli bir makama yükselti­yordu.


[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 8-9.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 251; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 9.
[3] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 248-249; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 9-10.
[4] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 878.
[5] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 252; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 10.
[6] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 252; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 10.
[7] Bakara, 217.
[8] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 255; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 11.
[9] İbn Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 137-138.

Okumaya Devam Et

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Hicretin Birinci Senesinin Mühim Bazı Hâdiseleri

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

Ashaptan Es’ad b. Zürâre ile Gülsüm b. Hidm’in Vefatı

Gülsüm b. Hidm, ensarın ileri gelenlerindendi. Oldukça yaşlanmıştı. Mes­cid-i Nebevî yapıldığı sırada Kuba’da vefat etti.[1]

Hz. Gülsüm b. Hidm, Hicret’ten önce Müslüman olmuştu. Resûl-i Kibriya Efendimizi hicret esnasında Kuba’­da evinde misafir et­me şerefine ermişti. Pey­gam­be­ri­miz, on dört gün kadar evinde kalmıştı.

Es’ad b. Zürâre Hazretleri, Akabe Biatında Resûl-i Ek­rem Efendimizle görü­şen altı zâttan biri idi. Son Âkabe Bîatında ensarı temsilen seçilen dokuz tem­silcinin arasın­da o da yer alıyordu.

Es’ad Hazretleri de, Gülsüm b. Hidm’in vefatından kısa bir zaman sonra ve­fat etti. Resûl-i Ekrem Efendimiz, vefatı esnasında yanında bulunuyordu. Onu yıkadı, kefenledi ve cenaze namazını kıldı. Sonra da onu Medine kabristanı olan Bâkî’ye defnetti. Bâkî Kabristanı’na ensardan ilk def­ne­dilen zât, Es’ad b. Zürâre Hazretleridir.[2]

Abdullah b. Zübeyr’in Dünyaya Gelişi

Hicret’in 1. yılının, muhacir Müslümanları sevindiren bir başka hadisesi, Hz. Zübeyr b. Avvam’ın Abdullah adın­da bir çocuğunun dünyaya gelişidir. Hz. Abdullah, Medine’de muhacir Müslüman aileleri içinde doğan ilk çocuk­tur. Annesi, Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Esmâ, Kuba köyünde onu dünyaya getir­miştir.

Abdullah’ın doğumu, muhacir Müslümanları son derece sevindirdi. Zira Ya­hudiler onlara, “Biz, sizi sihirledik! Bundan böyle siz­den erkek çocuk dün­yaya gelmeyecektir” diyorlardı.

Muhacirler de bundan fazlasıyla üzüntü duyuyorlardı.

Abdullah’ın dünyaya geldiğini duyar duymaz, Yahudilerin bu sözleri ya­lan­ladığından dolayı, tekbirler getirerek sevinçlerini izhar ettiler.

Ona “Abdullah” ismini bizzat Peygamber Efendimiz ver­di.


[1] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 1328.
[2] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 612; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., c. 3, s. 1328.

Okumaya Devam Et

Trending

Copyright © 2021 - İslam.net.tr - İslam Arşivi - İslami Site