Bizimle iletişime geçin

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Peygamber Efendimize Hicret İzninin Verilmesi

Bu içerik

yayınlandı

Ku­reyş müşrikleri, Resûl-i Ekrem Efendimizin vücudunu ortadan kaldır­mak için kat’î karar almışlardı ve bunun için faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Bu sırada Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlüne hicret emrini verdi.

Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in evine her gün sabah veya akşam vakitlerinde uğrardı. Fakat hicret emrini aldığı gün, öğle vakti sıcağında, âdeti olmadığı bir saatte başını sararak Hz. Ebû Bekir’in evine vardı. Efendimizin gel­diği haber verilence, Hz. Ebû Bekir şaşırdı ve “Vallahi, Re­sû­lul­lah bu saatte hiç gelmezdi. Bu gelişinde mutlaka bir iş var!” diye konuştu. Sonra Efendimizi içeri alıp minderinin üzerine oturttu ve “Anam babam sana feda olsun yâ Re­sû­lal­lah! Ne haber var?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz, “Yüce Allah, bana Mekke’den çıkmaya ve Me­di­ne’ye hicret etmeye izin verdi” buyurdu.

Hz. Ebû Bekir merakla, “Senin refakatinle şereflenecek miyim yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz “Evet…” deyince, gönlüne sürur, gözlerine sevinç gözyaşları doldu.

Hz. Âişe, “O güne kadar, bir insanın sevincinden böylesine ağladığını gör­memiştim!”[1] diyerek, muhterem babasının o andaki sevincini dile getirmek is­temiştir.

Resûl-i Ekrem ve Hz. Ebû Bekir, Medine’ye kadar kendilerine kılavuzluk et­mek üzere, henüz müşrik, fakat güvenilir, sözünde dur­masıyla tanınmış biri olan Abdullah b. Üreykit’le anlaştılar. İki binit devesini kendisine teslim ettiler. Üç gece sonra Sevr dağı eteğinde buluşmak üzere sözleştiler.

Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in yanından ayrılarak Hâne-i Sâadetine döndü.[2]

Hz. Cebrail’in İhbarı

Bu sırada vahiy meleği Cebrail (a.s.) gelip, Peygamber Efendimize müşrik­lerin kararını bildirdi ve başvuracağı tedbiri de şöyle açıkladı:

“Şimdiye kadar yattığın yatağında, bu gece yatma!”

Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Ali’yi çağırdı ve “Yatağımda bu gece yat, uyu! Şu yeşil, geniş aba hırkamı da üzerine ört! Korkma, sana hiç­bir zarar erişmeyecektir!” dedi.

Ayrıca Hz. Ali’ye, kendisine teslim edilen emanetleri sahiplerine verinceye kadar da Mekke’de kalmasını emretti.

Mekkeliler, “Muhammedü’l-Emin” lakabını verdikleri Resûl-i Kibriya Efen­dimize, son derece güvenirler ve en kıymetli eşyalarını, saklayamamaktan kork­tukları için ona teslim ederlerdi. Ku­reyş ileri gelenlerinin, hakkında ölüm kararı aldıkları sırada da kendilerinde emanet olarak birçok kıymetli eşya vardı. Ama o, bu karara rağmen, emanetlerin sahiplerine verilmesini Hz. Ali’ye emretmekle, bir kere daha büyüklüğünü ve emanete sadâkatini ortaya ko­yuyordu.

Pey­gam­be­ri­mizin Evinin Kuşatılması

Plân gereği her kabileden seçilmiş eli kılıçlı iki yüze yakın müşrik, gecenin üçte biri geçince, Resûl-i Kibriya Efendimizin evinin önünde toplandılar. İçle­rinde Ebû Cehil, Ebû Leheb ve Ümeyye b. Halef gibi azılıları ve elebaşıları da var­dı. Katiller, gecenin geçmesini, aydınlığın etrafı sarmasını ve Fahr-i Âlem’in evinden çıkmasını bekliyorlardı. Zira, âdetlerine göre, bir adamı evinin içinde katletmek, korkaklığın en âdisi sayılırdı!

Pey­gam­be­ri­mizin Hâne-i Saadetinden Çıkması

Resûl-i Kibriya Efendimiz, eli kılıçlı katillerin Hâne-i Saadetinin etrafını sardıkları sırada evinden çıktı. Yerden aldığı bir avuç toprağı başlarına attı ve Yasin Suresi’nin ilk sekiz ayetini okudu. Hiçbiri onu görmedi ve içlerinden çı­kıp gitti.

Bir müddet sonra yanlarına bir hemşehrileri uğradı; “Bu­rada ne bekleyip duruyorsunuz?” diye sordu.

“Muhammed’i bekliyoruz” dediklerinde, “Muhammed, sizin başınıza top­rak saçıp içinizden çıkıp gideli hayli vakit olmuş. Hele bir kere üstünüze başı­nıza bakınız!” diyerek, gözü dönmüş katillerle adeta alay etti!

Birbirlerine baktılar. Üzerlerinin toz toprak içinde kalmış olduğunu gördü­ler. Şaşırıp kaldılar. Derhal Hâne-i Saadetin içe­risine baktılar. İçeride birinin abaya sarınıp bürünerek yattığını görünce, “İşte, Muhammed yatıyor!” diyerek beklemeye devam ettiler; ta ortalık ağarıncaya kadar!

Sabahleyin Resûl-i Kibriya Efendimiz yerine Hz. Ali’­nin yataktan doğrulup kalktığını görünce, bütün bütün şaşırdılar ve “Vallahi, bize söylenen doğru imiş!” dediler.

Sonra da Hz. Ali’ye, “Muhammed nerede?” diye sordular.

Hz. Ali, “Bilmem!” diye cevap verince, hayrette kalıp ne yapacaklarını şaşır­dılar.

Cenab-ı Hak, bu münâsebetle indirdiği ayet-i celîlede şöyle buyurdu:

“Hani bir zamanlar o küfredenler, seni tutup bağlamaları, ya seni öldür­me­leri yahut seni (yurdundan zorla) çıkarmaları için sana tuzak kuru­yor(lar)du. Onlar bu tuzağı kurarlarken Allah da onun karşılığını yapıyordu. Allah, tu­zak kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır.”[3]

SEVR MAĞARASINA GİDİŞ

Hâne-i Saadetinden çıkan Resûl-i Ekrem Efendimiz, doğruca Hz. Ebû Be­kir’in evine vardı. Kendileri için acele sefer malzemesi hazırlandı ve bir dağar­cığa bir miktar azık kondu.

Sonra, Resûl-i Ekrem Efendimizle Hz. Ebû Bekir, evin arkasındaki küçük ka­pıdan çıktılar ve Mekke’nin aşağısındaki, güneybatısına düşen, şehre üç mil (takriben bir saat) uzaklıkta bulunan Sevr dağına doğru yol aldılar.

Hz. Ebû Bekir, Resûl-i Kibriya Efendimizin kâh önüne ge­çerek yürüyor, kâh arkasında kalarak yol alıyordu. Efendimiz, “Yâ Ebû Bekir! Niçin böyle yapı­yorsunuz?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir, “Önünüzü arkanızı gözetlemek, sizi korumak için yâ Re­sû­lal­lah!” diye ce­vap verdi.

Sevr Dağı Sevr Mağarası
Sevr Dağı Sevr Mağarası

Hz. Ebû Bekir’i Yılanın Sokması

Cuma gecesi Sevr mağarasına vardılar.

Mağara oldukça ıssızdı. Önce Hz. Ebû Bekir içeri girdi. Yeri temizleyip dü­zeltti. Mağaradaki delikleri, izarını yırtarak tıkadı. İzarı yetmeyince, geriye ka­lan bir deliğe de ayağını dayadı. Sonra Fahr-i Âlem Efendimizi içeriye davet et­ti. Resûl-i Ekrem içeri girdi ve mübarek başını Sıd­dık-ı Ek­ber’in dizine daya­yarak uyudu.

Az sonra, Hz. Ebû Bekir, deliğe dayadığı ayağında müt­hiş bir acı hissetti. Yı­lan ısırması olduğunu anladı. Fakat delikten ayağını çekmedi. Hatta Kâina­tın Efendisi uykudan uyanabilir diye yerinden bile kımıldanmadı! Canı öyle­sine acıdı ki gözlerinden ister istemez yaş aktı. Akan gözyaşlarının birkaç dam­lası mübarek yüzlerine damlayınca Resûl-i Kibriya Efendimiz uyandı ve “Ne var yâ Ebû Bekir?” diye sordu.

Sadâkat timsâli Hz. Ebû Bekir, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ayağımı bir şey sok­tu. Ama mühim değil! Anam babam sana feda olsun!” diye cevap verdi.

Resûl-i Kibriya, yılanın soktuğu yeri mübarek tük­rü­ğüy­le mes­hetti. Allah’ın lûtfuyla acı derhal kayboldu ve Sıd­dık-ı Ekber şifa buldu.

Örümceğin Ağ Germesi, Güvercinlerin Yuva Kurması

O anda Allah’ın emriyle bir örümcek gelip mağaranın ağzına ağını gerdi, bir çift güvercin ise gelip yuva kurdu.[4] Bu hayvanlar, Resûl-i Kibriya ve Hz. Ebû Bekir’i bütün Ku­reyş’e karşı korumak için nöbettarlık etmeye başlıyor­lardı!

Mekke’nin Köşe Bucak Aranması

Resûl-i Kibriya Efendimizi Hâne-i Saadetinde bulamayan müşrikler, fazla­sıyla sıkılıp üzüldüler. Derhal Mekke’nin her tarafını didik didik aramaya ko­yuldular. Hz. Ebû Bekir’in evine vardılar. Onu da bulamayınca büsbütün öfke­lendiler.

Mekke’de Resûl-i Kibriya Efendimizi bulamayınca, bu se­fer tellal çağırttılar: “Muhammed’i veya Ebû Bekir’i bulup getirene veya öldürene yüz deve veri­riz!”

İçlerinde ne kadar hırsız, cani ve gözü dönmüş var ise, bu ilanı duyunca, kimi eline kılıç, kimi de sopalar alarak Mekke’nin dışına çıktılar ve etrafta ko­şuşturmaya başladılar.

Arayıcılar, yanlarına Müdlicoğullarından iki iz takip edici de almışlardı. Resûl-i Ekrem Efendimizle Hz. Ebû Be­kir’in izlerini buldular. Takip ede ede ge­lip Sevr dağının eteklerine dayandılar.

İzcilerden biri, “Vallahi” dedi. “Onlar, şu mağaradan ileri geçmemişlerdir! İz burada kesiliyor!”

İçlerinden bir kısmı, Ümeyye b. Halef’le beraber mağaranın ağzına kadar gel­diler.

Hz. Ebû Bekir’in Hüznü

Bu sırada Sevgili Pey­gam­be­ri­miz ile Hz. Ebû Bekir onları görüyor, fakat müş­rikler onları göremiyorlardı.

Hz. Ebû Bekir, fazlasıyla telâşa kapıldı ve üzüldü. “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Beni öldürseler de gam çekmem! Ben, ni­hayet bir ferdim. Ama, Allah göster­mesin, sana bir zarar ve ziyan eriştirecek olurlarsa bu, bütün ümmetin helâkine sebep olur!”

Resûl-i Kibriya, kemâl-i emniyet içinde,ا“Üzülme, Al­lah bizimle beraberdir” buyurarak ona teselli verdi.

Hz. Ebû Bekir yine “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Onlardan birisi eğilip de ayakla­rı­nın dibinden bir bakıverse, bizi görür!”

Fahr-i Âlem Efendimiz, yine emin ve mütevekkil bir şekilde, “Yâ Ebû Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen âkıbetin ne olacağını zannediyorsun? Yakalanacağımızı mı sanırsın?”[5] buyurdu. Sonra da Hz. Ebû Bekir’in iç ferah­lığa kavuşması için Cenab-ı Hak­k’a dua etti.[6]

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’inde bu hadiseye şu ayetiyle işaret eder:

“Eğer siz ona (Resûlüme) yardım etmezseniz, (hatırlayın ki) kâfirler onu (Mekke’den) çıkardıkları zaman bizzat Allah ona yardım etmişti. Yine de O, nusretini esirgemez. O öyle bir zamandı ki Re­sû­lul­lah (ancak) ikinin ikincisin­den ibaretti (bir tek yanında Ebû Bekir vardı). O zaman onlar, (Sevr dağının tepe­sindeki) mağaradaydılar. Peygamber o vakit arkadaşına, ‘Mahzun olma! Allah, hiç şüp­he yok, bizimle beraberdir’ diyordu. Allah o (arkadaşının) üze­rine (kalbine) sekînetini (kuvve-i mânevîyesini) indirmiş, onu (ha­bi­bini) gör­mediğiniz (mânevî) ordularla teyit etmiş, kâfirlerin kelimesini (küfürlerini) al­çaltmıştı. Allah’ın kelimesi (tevhid kelimesi) ise, çok yücedir. Allah, mutlak gâlibtir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.”[7]

Örümcek ve Güvercinlerin Nöbettarlığı

Sevr mağarasına oldukça yaklaşan müşrikler, “Şu mağarayı da arayalım” dediler.

Konuşulanları Fahr-i Kâinat Efendimizle Sıddık-ı Ek­ber duyuyorlardı.

İçlerinden biri mağaranın ağzına geldi; fakat içeri girip bakma lüzumu his­setmeden geri döndü.

“Neden girip içeri bakmadın?” diye sordular.

“Mağaranın ağzında iki yabanî güvercinin yuva kurduğunu gördüm. Ora­da olduklarına asla ihtimal vermem!” diye cevap verdi.

Azılı müşrik Ümeyye b. Halef ise, arkadaşlarına hiddetli hid­detli şöyle ses­lendi:

“Hâlâ mağaranın orada ne dolaşıp duruyorsunuz? Orada örümceğin ağ bağladığını görmüyor musunuz? Vallahi ben, bu ağın Muhammed doğmadan önce gerilmiş olduğu kanaatindeyim!”[8]

Bunun üzerine mağaranın yanından uzaklaştılar.

Böylece Cenab-ı Hak, nöbetçi tayin ettiği bir örümcek ve iki yabanî güver­cinle, Sevgili Resûlünü bütün Ku­reyş’e karşı korumuş oluyordu!

Mağarada Geçen Günler

Perşembe günü geceleyin Sevr mağarasına, Hz. Ebû Bekir’le birlikte giren Sevgili Pey­gam­be­ri­miz, Cuma, Cumartesi ve Pazar gecelerini orada geçirdi. Üç gün üç gece mağarada gizlenmeleri, tedbir içindi. Müşrikler bu zaman zar­fında, onların Mekke civarından uzak­laşmış olduklarına kanaat getirecek ve bir derece takiplerini gevşetmiş olacaklardı. Nitekim de öyle oldu.

Mağarada gizlendikleri zaman zarfında, Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah, al­dığı tâlimat üzere gündüzleri Ku­reyşliler arasında dolaşıyor, ne konuştukla­rını, neler düşündüklerini öğ­rendikten sonra, geceleri gelip Resûl-i Ekrem’e haber veriyordu. Geceyi oraya geçiriyor ve aydınlık tamamıyla etrafı sarmadan Mekke’ye geri dönüyordu.

Diğer taraftan, Hz. Ebû Bekir’in kölesi Âmir b. Fuheyre de, o civarda ko­yunla­rını güdüyor, hem Abdullah’ın izlerini yok ediyor, hem de onlara süt gö­türüyordu.

Böylece, üç gün üç gece hayat da geride kalmış oluyordu. Ku­reyşlilerin Re­sûl-i Ekrem ve Hz. Ebû Bekir hakkındaki ara­ma tara­maları da bir derece gevşe­mişti. Hz. Abdullah’ın Mekke’den getirdiği haber bu meyandaydı!

Bu arada, daha evvel kararlaştırıldığı üzere kılavuz olarak tutulan Abdullah b. Üreykit de, kendisine teslim edilen iki deveyle birlikte kendi devesi de ya­nında bulunduğu halde Pazartesi günü seher vakti Sevr dağının eteğinde gö­ründü.

Hz. Esmâ’nın Yol Azığı Getirmesi!

Peygamber Efendimiz ve beraberindekilere yol azığı olarak bir koyun ke­silmiş, eti pişirilmişti. Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ (r.anha), bunu bir dağarcığa ko­yup bir tulum suyla birlikte mağaraya getirdi.

Hz. Esmâ, dağarcık ve tulumun ağzını bağlamak için bağ getirmeyi unut­muştu. Mağaradan hareket edileceği sırada civarda bağlayacak bir şey bula­mayınca belindeki kuşağı yırtıp iki parçaya ayır­dı. Bir parçasıyla yemek dağar­cığının, diğer parçasıyla su tulumunun ağzını bağladı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, “Esmâ’ya cennette iki kuşak var!” buyurdu.

Bu sebeple, Hz. Esmâ’ya “Zatü’n-Nıtakayn [İki Kuşak Sahibi]” denilmiş­tir.[9]

SEVR MAĞARASINDAN AYRILIŞ!

Rebiülevvel ayının dördüncü Pazartesi günü idi.

Mağaradan hareket saati gelmişti.

Hz. Ebû Bekir, iki devesinden en üstün olanını Resûl-i Kibriya Efendimize takdim ederek, “Anam babam sana feda olsun yâ Re­sû­lal­lah, buyur bin!” dedi.

Resûl-i Ekrem, “Ben, benim olmayan deveye binmem!” diye karşılık verdi.

Hz. Ebû Bekir tekrar, “O senindir! Babam anam sana feda olsun, buyur bin!” dedi.

Resûl-i Ekrem, yine “Binmem” dedi. “Satın aldığın bedeli bana söyleme­dik­çe binmem!”

Mecbur kalan Hz. Ebû Bekir, devenin fiyatını söyledi ve Pey­gam­be­ri­miz de onu kabul etti.

Resûl-i Ekrem ve Hz. Ebû Bekir develerine bindiler. Hz. Ebû Bekir, yolda ken­dilerine hizmet etsin diye terkisine azatlı siyah kölesi Amir b. Füheyre’yi de aldı.

Yol göstermekte oldukça mâhir olan Abdullah b. Üreykit önlerine düştü. Sevr mağarasından ayrıldılar.

Pey­gam­be­ri­mizin Mekke’ye Hitabı

Resûl-i Kibriya Efendimiz, doğup büyüdüğü mübarek şehirden ayrılıyordu. Aşağısından geçerken Hezreve nâm mevkide devesini durdurdu. Kutsî bel­deye mahzun mahzun baktı ve “Vallahi, sen Allah’ın yarattığı yerlerin en ha­yırlısı, Allah katında en sevgili olanısın! Bana senden daha sevgili, daha güzel yurt yoktur! Çıkarılmaya zorlanmamış olsaydım, senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yurt yuva tutmazdım”[10] diyerek ona olan sevgisini dile getirdi.

Bunun üzerine, Cenab-ı Hak, Habib-i Edibini teselli eden şu ayeti inzal bu­yurdu:

“Elbette, o Kur’an’ın tebliğini üzerine farz kılan Allah, seni yine döneceğin yere (Mekke’ye) döndürecektir!”[11]

Düşmanın takibini zorlaştırmak ve onu şaşırtmak gayesiyle Medine’ye doğ­ru, herkesin gittiği yoldan ayrı bir yol takip edildi. Önce, güney istikame­tinde Kızıldeniz’e yakın Tiha­me’ye gittiler. Sonra kuzeye döndüler. Denizden uzak çöl için­den sahile paralel yol aldılar. Salı günü öğleye kadar durup din­len­me­den deve sırtında yol ka­tettiler. Salı günü öğle üzeri bir gölgelikte bir nebze din­lenmek için konakladılar. Peygamber Efendimiz, isti­ra­hate çekildi. Hz. Ebû Be­kir ise, başında bir muhâfız gibi bekliyordu. Bir taraftan da etrafa göz gezdi­ri­yordu. Uzakta bir çoban gördü. Yanına gitti. Çobanın koyunundan sağdığı bir miktar sütü alıp getirdi. Resûl-i Ekrem uyanınca kendisine takdim etti. Efen­dimiz kanasıya içti.[12]

Sütsüz Keçinin Süt Verişi

Yolculuk esnasında garip hadiseler cereyan ediyordu.

Yanına varıp süt istedikleri bir çoban onlara, “Yanımda süt verecek şu keçi­den başkası yok. Fakat o da hamile oldu ve sütü çekildi” dedi.

Resûl-i Kibriya’nın şifalı ve bereketli eli keçinin memelerine uzandı. Müba­rek elleriyle, onları sığadı ve dua etti. Memeler, ânında sütle doldu. Sağılan sütü hepsi kana kana içti.

Hayretler içinde kalan çoban, “Allah aşkına, sen kimsin? Şimdiye kadar se­nin gibisine rastlamadım!” diye sordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kim oduğumu söylerim; ama gördüğünü, duy­duğunu gizli tutmak şartıyla!” dedi.

Çoban, “Olur, gizli tutarım” diye söz verince, Fahr-i Âlem Efendimiz, “Ben, Allah’ın Resûlü Muhammed’im!” buyurdu.

Hayreti bütün bütün artan çoban, “Demek, Ku­reyş’in ‘Yo­lunu sapıttı!’ de­diği zât sensin, öyle mi?” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Onlar böyle söylüyorlar!” buyurdu.

Bunun üzerine çoban, “Ben şehâdet ederim ki sen bir peygambersin! Getir­diğin de haktır. Senin yaptığını ancak bir peygamber yapabilir! Ben, sana tâbi oldum” dedi ve orada İslamiyetle şereflendi.

Çoban, ayrıca kendileriyle gitme arzusunu da izhar etti. Fakat Resûl-i Ek­rem Efendimiz, “Senin buna bugün gücün yet­mez. Benim muvaffak olduğumu haber aldığın zaman bize gel, katıl” buyurdu.[13]

Kısır Keçinin Süt Vermesi

Fahr-i Âlem Efendimiz, beraberindekilerle üçüncü uğrak yerleri olan Ku­deyd mevkiine geldiler. Orada oturan Ebû Mâ­bed’in çadırı önünden geçer­ken, sa­tın almak maksadıyla, “Hur­ma veya yiyecek başka bir şey var mı?” diye sor­dular.

Ebû Mâbed o anda orada yoktu. Hanımı Âtike Ümmü Mâ­bed, “Hayır, yiye­cek bir şey yok” diye cevap verdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir tarafta zayıf bir keçi gördü. “Bunda süt yok mu?” diye sordu.

Ümmü Mâbed, “Onun vücudunda kan yoktur; nereden süt verecek?” diye cevap verdi.

Peygamber Efendimiz, “İzin verirsen sağarım” dedi.

Ümmü Mâbed, sürüyle otlamaya gidemeyecek kadar zayıf olan keçiden süt çıkmayacağını biliyordu. Fakat misafire “Olmaz” deme­nin uygun düşmeyece­ğini düşünerek, “Pekâlâ, onda süt bulursan sağıver!” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, gidip keçinin beline elini sürdü ve me­mesini de mübarek eliyle meshetti. Sonra, “Bismillahirrah­mâ­nir­rahîm” diyerek dua etti. Daha sonra, “Bir kab getiriniz, sağınız” buyurdu.

Sağdılar. Getirdikleri kocaman kap doldu!

Peygamber Efendimiz, önce Ümmü Mâbed’e, sonra da orada bulunanlara doyuncaya kadar içirdi. En sonunda kendileri içti. Tekrar sağıp içtiler. Üçüncü defa da sağıp, onu Ümmü Mâbed’e bıraktılar.

Sonra da oradan ayrılıp yollarına devam ettiler.

Az sonra, Ebû Mâbed geldi. Kab içindeki sütü görünce, “Bu ne?” diye sor­du.

Ümmü Mâbed, “Buraya mübarek bir zât geldi. Şöyle şöyle söyledi, keçiyi böyle sağdı” diyerek olup bitenleri tafsilâtıyla anlattı.

Ebû Mâbed, “Bunda bir hikmet var! O zâtın şekli ve siması nasıldı?” diye sor­du.

Ümmü Mâbed, “Orta boylu, kara kaşlı, kara gözlü ve gayet nurani yüzlü, lâtif bir adamdı” diyerek Peygamber Efendimizin şekil ve şemâilini birer birer beyan etti.

Bunun üzerine Ebû Mâbed, “Vallahi” dedi. “Bu senin tarif ettiğin zât, Ku­reyş içinde zuhur eden peygamberdir! Eğer ben burada bu­lunsaydım ona tâbi olur, beraberinde gitmeyi ondan dilerdim!”[14]

Re­sû­lul­lah’tan “Bu keçiyi (veya koyunu) kesme” diye de emir alan Ümmü Mâbed demiştir ki:

“Re­sû­lul­lah’ın memesini meshettiği o keçi (veya koyun) Hz. Ömer’in hilâfe­tinde meydana gelen, Hicret’in 18. yılındaki kıtlık ve kuraklığa kadar sağ kaldı. Yeryüzünde hayvanlar yiyecek bir şey bulamazken, biz onu sabah ve ak­şam sağardık!”[15]

Süraka’nın Başına Gelenler

Ku­reyş’in Peygamber Efendimizi ele geçirenlere yüz deve vadettiği, Kinâne ka­bilesinden olup o havalide yaşayan Benî Müd­lic aşireti tarafından da du­yul­muştu. Sahil yolundan iki deveyle dört kişinin geçip gittiğini de işitmiş­lerdi.

Bunlardan gayet cesur ve aynı zamanda iyi iz takip eden Süraka b. Mâlik de, bu mükâfatın tatlılığına kanarak, Resûl-i Ekrem Efendimizi takibe koyul­muştu. Bir ihbar üzerine harekete geçen Süraka, kısa zamanda izlerini buldu. Dörtnala koşturduğu atıyla gittikçe Resûl-i Ekrem Efen­dimiz ve beraberinde­ki­lere yaklaşıyordu. Aralarında az bir mesafe kalmıştı. Hz. Ebû Bekir, Süra­ka’nın geldiğini görünce telâşlandı.

Peygamber Efendimiz, mağarada dediği gibi, “Üzülme, Allah bizimle bera­ber­dir” dedi ve dönüp Süraka’ya baktı. Süra­ka’nın atının ayakları bir anda diz­le­rine kadar yere battı. Kurtulunca, tekrar takip etti. Fakat yine atının ayakları ye­re saplandı ve atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi bir şey çıktı. O vakit anladı ki ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki ona ilişsin!

“Yâ Muhammed!” dedi. “Dua et, kurtulayım! Sana hiç dokunmayacağım! Seni takip edecek kimselere de senden hiç bahsetmeyeceğim!”[16]

Server-i Kâinat Efendimiz dua etti. Cenab-ı Hak, duasını kabul etti ve Süra­ka’yı o müşkîl durumdan kurtardı.

Süraka, Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına vardı. Kendisini tanıttı. İleride İslamiyetin her tarafa hâkim olacağı mülâhazasıyla bir emanname istedi. Re­sûl-i Kibriya Efendimiz, kendisine yazılı bir emanname verdi.

Bir rivayete göre, bu emannameyi Hz. Ebû Bekir,[17] diğer bir rivayete göre ise Âmir İbni Füheyre yazdı.[18]

Emannameyi alan Süraka, “Ey Allah’ın peygamberi! Emret, istediğini yapa­yım!” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Git, öyle yap ki başkası gel­me­sin!” diye ferman etti.

Peygamber Efedimizden bu tâlimatı alan Süraka, derhal geri döndü. Arka­dan gelen Ku­reyş’in takipçilerine de, “Ben buraları arayıp taradım, kimseyi bu­lamadım. Başka tarafa bakalım” diyerek onları geri çevirdi.[19]

Kaderin tecellisine bakınız ki günün başlangıcında Sevgili Pey­gam­be­ri­mizi ele geçirmek veya öldürmek için atına atlayıp takibe çıkan Süraka, günün so­nunda aynı zâtın bir muhâfızı oluyor ve onu düşman takipçilerden korumaya çalışıyor!

Sonraları Ebû Cehil, Süraka’nın bu haline vâkıf olunca, pek ziyade gadaba geldi ve onun gayretsizliğinden bahsederek, hakkında bir kıt’a hicviye söyledi.

Mucize-i Ahmediyye’ye şahit olan Süraka da ona, “Eğer atımın ayaklarının nasıl yere gömüldüğünü göreydin, sen de Muhammed’in peygamberliğine iman ederdin!” kıt’asıyla cevap verdi.[20]

Aynı Süraka, Hicret’in 8. senesinde Resûl-i Ekrem Efen­dimizin Huneyn Ga­zâ­sı’ndan dönüşü sırasında huzur-u risâlete eman­na­mey­le gelecek ve İslami­yet­le müşerref olup, Pey­gam­be­ri­mizin iltifatına mazhar olacaktır!

Bir Çoban

Süraka döndükten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, beraberindekilerle yine kızgın çöller üzerinde yol almaya başladı. Sanki gökten alev yağıyor, yerden kızgın kıvılcımlar fışkırıyordu!

Bu sırada onları bir çoban gördü. Ku­reyş’e haber vermek üzere son sürat Mekke’ye geldi. Fakat şehre girer girmez ne için geldiğini birden unutuverdi! Ne kadar çalıştıysa bir türlü hatırlayamadı. Mecbur olup geri döndü. Sonra an­ladı ki ona unutturulmuş![21]

Hz. Zübeyr’in Pey­gam­be­ri­mizle Karşılaşması

Hz. Zübeyr b. Avvam, Şam ticaret kafilesiyle Medine’den Mekke’ye git­mekte idi. Yolda Resûl-i Kibriya Efendimizle karşılaştı. Pey­gam­ber Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir’e birer beyaz Şam maşlahı giydirdi. Medineli Müslümanlar­dan birinin, “Re­sû­lul­lah ve arkadaşları geciktiler” dediğini haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz, hareketini süratlen­dirdi.[22]

Mekke’ye gelip işlerini yoluna koyan Hz. Zübeyr b. Avvam da Me­dine’ye hic­ret etmiştir.

Büreyde’nin Müslüman Olması

Deve sırtında süratle yol alan Resûl-i Kibriya Efendimiz, beraberindekilerle gelip Amim denilen mevkiye ulaştı.

Sehmoğulları yurdu buraya yakın idi. Reislerinden Bü­reyde b. Husayb, Ku­reyş’in yüz deve vaadini işitmiş olduğundan yanına seksen kadar adamını da alarak gelip Peygamber Efendimize kavuştu.

Resûl-i Ekrem ona, “Sen kimsin?” diye sordu.

“Ben, Büreyde’yim” deyince, Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’e, “Yâ Ebâ Bekir! İşimiz, serinledi ve düzeldi” dedi.

Pey­gam­be­ri­miz tekrar Büreyde’ye, “Kimlerdensin?” diye sordu:

“Eslem kabilesindenim” cevabını verdi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, yine Hz. Ebû Bekir’e dönerek, “Yâ Ebâ Bekir!” dedi. “Selamete erdik!”

Peygamber Efendimiz, “Eslem’in hangi kolundansın?” diye sordu.

Büreyde, “Sehmoğullarındanım” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz, Hz, Ebû Bekir’e, “Yâ Ebû Be­kir! Okun çıktı” bu­yurdu.

Fahr-i Kâinat, kat’iyyen tatayyur[23] etmezdi. Yalnız güzel şeylerde, hase­nat­ta tefeül ederdi, yani hayra yorardı. Onun için Bü­rey­de’ye rastlamasını iyi bir hal ve alâmet saydı.

Bu sefer Fahr-i Kâinat’ın akvâl ve etvarındaki metanet ve ağırbaşlılığa, lisa­nındaki düzgünlüğe musahhar ve hayran olan Bürey­de, “Peki, ya sen kimsin?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “Ben, Ab­dül­mut­ta­lib’in oğlu Abdullah’­ın oğlu Mu­ham­med’im ve Allah’ın Resûlüyüm” dedi ve onu İslam’a davet etti.

Büreyde, davete derhal icabet etti ve beraberindekilerle birlikte şehâdet ke­li­mesi getirerek Müslüman oldu.[24]

Peygamber Efendimiz geceyi burada geçirdi.

Sabah olunca Büreyde, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Yanında bir bayrak olmadan Medine’ye girmen doğru olmaz!”

Sonra da sarığını çıkarıp mızrağının ucuna bağladı. Me­dine’ye girinceye kadar Peygamber Efendimizin önünde onu taşıyarak yürüdü.

Resûl-i Kibriya Efendimiz Büreyde hakkında, “Ashabımdan bir zât, bir mem­lekette vefat edecektir. O, kıyamet gününde, o memleketin nuru ve o memleket halkının önderi olacaktır” buyurmuştur.[25]

Hakikaten Büreyde Hazretleri, İslam uğrunda büyük fedakârlıklarda bu­lundu, İslam mücahitleriyle Horasan’a kadar gitti ve Merv’de vefat etti.[26]


[1] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 128-129.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 128-129; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 227-228; Buharî, Sahih, c. 2, s. 332; Taberî, Tarih, c. 2, s. 245; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 181.
[3] Enfâl, 30.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 228; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 260; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 182.
[5] Müslim, Sahih, c. 7, s. 106; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 1, s. 4.
[6] İsfahanî, Delâil, s. 278.
[7] Tevbe, 40.
[8] Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 260.
[9] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 131; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 229; Buharî, a.g.e., c. 2, s. 332; Taberî, Ta­rih, c. 2, s. 247.
[10] İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 181; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 176.
[11] Kasas, 85.
[12] Müslim, Sahih, c. 8, s. 236; İsfahanî, Delâil, s. 279.
[13] İsfahanî, a.g.e., s. 279.
[14] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 230-231; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 259; İbn Sey­yid, a.g.e., c. 1, s. 188.
[15] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 220.
[16] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 134; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 232; Buharî, Sahih, c. 2, s. 332-333; İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 1, s. 184-185.
[17] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 135; Kadı İyaz, a.g.e., c. 1, s. 687.
[18] Buharî, Sahih, c. 2, s. 333; İbn Seyyid, a.g.e., c. 1, s. 185.
[19] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 232; Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 219-22; Kadı İyaz, a.g.e., c. 1, s. 687.
[20] Halebî, a.g.e., c. 2, s. 220.
[21] Kadı İyaz, a.g.e., c. 1, s. 688; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 145.
[22] Buharî, Sahih, c. 2, s. 333.
[23] “Tatayyur”, eşya ve hadiseler ile bilhassa kuşların uçuş tarzları ve ötüşleri ile te­şe­üm etmek, yani uğursuz saymak demektir.
[24] İbn Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 241-242; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 4, s. 471; İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 1, s. 176.
[25] İbn Esir, a.g.e., c. 1, s. 176.
[26] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 242; İbn Esir, a.g.e., c. 1, s. 175.

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Kıble’nin Mescid-i Haram’a Çevrilmesi

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

(Hicret’in 2. senesi / Milâdî 623)

Resûl-i Kibriya Efendimiz ile Müslümanlar, Medine’de namazlarını, Al­lah’ın emriyle, “peygamberler makamı” olan Ku­düs’e, yani Beytü’l-Makdis’e doğru kılarlardı. Fakat Peygamber Efendimiz, öteden beri tevhid akîdesinin müstesna bir âbidesi olan yeryüzünün ilk mâbedi ve ceddi Hz. İbrahim’in kıb­lesi olan Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılmayı kalben arzu ve temenni edi­yordu. Müslümanlar da, hassaten muhacirler, kalplerinde aynı arzuyu taşı­yorlardı. Çünkü beş vakit namazlarında Kâbe’ye yönelmek, vatanları Mekke’yi de yâdetmeye bir vesile olacaktı.

Yahudilerin de, “Muhammed ve ashabı, biz gösterinceye kadar kıblelerinin neresi olduğunu bile bilmiyorlardı!” diyerek sinsice de­di­koduda bulunmaları onları rahatsız ettiğinden bu arzuları daha da kuvvetleniyordu. Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimiz, tahvil-i kıble için vahyin gelmesini bekliyor, Ceb­rail’i (a.s.) gözetliyor ve Kâbe’yi temenni ederek dua ediyordu.

Nitekim bir gün, gelen Cebrail’e (a.s.) bu arzusunu izhar etti: “Rabbimin, yüzümü Yahudilerin kıblesinden Kâbe’ye çevirmesini arzu ediyorum!”

Cebrail (a.s.), “Ben bir kulum! Sen, Rabbine niyazda bulun. Bunu O’ndan is­te!”[1] dedi.

Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Beytü’l-Mak­dis’e mütevecci­hen namaza duracakları zaman başını semâya doğru kaldırmaya başladı.

Nihayet, Medine’ye hicretin 17. ayında, kıblenin Mes­cid-i Haram’a doğru çev­rildiğini bildiren şu ayet-i kerime nâzil oldu:

“(Ey Resûlüm! Vahyin gelmesi için) yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Bunun için seni, râzı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Şimdi, yü­zünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey mü’­minler! Siz de her nerede olursa­nız, yüzünüzü namazlarda o mescit tarafına çevirin!”[2]

Bu vahiy geldiği sırada Re­sû­lul­lah Efendimiz, Müs­lü­man­lara mescidinde öğle namazını kıldırıyordu. Na­ma­zın ilk iki rekâtı kılınmış, sıra son iki rekâta gelmişti. Peygamber Efendimiz, ağır ağır yönünü değiştirdi ve mübarek yü­zünü Kâbe’ye doğru çevirdi. Müslümanlar da Efendi­mizle birlikte o tarafa döndüler.[3]

İki Kıbleli Mescit

Diğer bir rivayete göre, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Re­ceb ayının bir Pazar­tesi günü Benî Seleme semtinde otu­ran Bişr b. Berâ’nın annesi Ümmü Bişr’i zi­yarete gitmiş­lerdi. Kendisine yemek yapıldı. Yediler. Bu sırada öğle na­mazı vakti girdi. Pey­gam­be­ri­miz, oradaki mescitte Müs­lümanlarla birlikte iki rekât kıldıktan sonra namaz için­de Kâbe tarafına dönmesi emrolun­du. Derhal cema­atle birlikte yüzlerini Mescid-i Haram tarafına çevirdiler.

Bu sebeple, Benî Seleme Mescidi’ne “Mescid-i Kıbleteyn [İki Kıbleli Mescit]” adı verildi.[4]

Pey­gam­be­ri­mizin emri üzerine, bütün Müslümanlara kıblenin Mescid-i Ak­sâ’dan Mescid-i Haram tarafına çevril­diği duyuruldu.

Kıblenin Kâbe olarak tespit edilmesi, bir kısım Müslümanların telâşına se­bep oldu; çünkü kıble değiştirilmeden önce Bey­tü’l-Mak­dis’e doğru namaz kıla­rak vefat etmiş veya şehit edilmiş Müslümanlar vardı. Bunun için huzur-u Risâlete gelerek, “Yâ Re­sû­lal­lah! Daha önce ölen Müslüman kardeşlerimizin durumu ne olacak? Onlar Bey­tü’l-Makdis’e doğru namazlarını eda etmişlerdi” diyerek endişelerini izhar ettiler.

Cenab-ı Hak, Müslümanların bu endişelerini de, inzal buyurduğu ayet-i ke­rimeyle giderdi: “Ey Resûlüm! Halen yönelmekte olduğun Kâbe’yi, ancak re­sûle uyanlarla geri dönenler arasını ayır­detmek için kıble kıldık. Gerçi, bu kıb­leyi çeviriş büyük ve ağır ise de yalnız o, Allah’ın hidayet ettiği kimselere ağır gelmez ve Allah imanınızı zâyî etmez. Muhakkak Allah Teâlâ, insanlara çok merhametlidir, günahlarını bağışlayıcıdır.”[5]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’ye teşrif edip Bey­tü’l-Mak­dis’­e doğru namaz kılmaya başlayınca, Arap müşriklerinin gücüne gitmişti. Bilâhare kıble Kâbe’ye tahvil buyrulunca, bu sefer Yahudilerin gücüne gitti ve tekrar dedi­kodu yapmaya, fitne fesat çıkarmaya koyuldular! Hatta âlimlerinden birkaçı Re­sû­lul­lah’a gelerek, “Yâ Muhammed! Üzerinde bulunduğun kıblenden seni döndüren nedir? İbrahim’in milleti ve dininde bulun­duğunu söyleyen, sen de­ğil misin?” dediler. Sonra da şu sinsi teklifte bulundular:

“Eğer şimdiye kadar üzerinde bulunduğun kıblene tekrar dönersen sana tâbi olur, seni tasdik ederiz!”

Şu ayetler (meâlen), bu hadiseyi anlatmaktadır:

“(Medîne’deki Yahudi ve münafık) insanlardan bir­takım beyinsizler, akıl­sızlar da, ‘Müslü­manları bulun­dukları kıbleden çeviren ne?’ diye­cekler. Onlara de ki: “Doğu da, batı da Allah’ındır. O, kimi dilerse doğu yola çıkarır.

“Ey Müslü­manlar! Böylece sizi seçkin ve şe­refli bir ümmet kıldık ki bütün in­sanlar üzerine adâlet numunesi, hak şahitleri olası­nız. Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.

“… Andolsun ki sen, o kitap verilmiş olanlara her ayeti, her bur­hanı da ge­tirmiş olsan, onlar yine senin kıblene tâbi olmazlar. Sen de onların kıblesine tâ­bi olmazsın. Hatta onların bir kısmı, bir kısmının kıblesine uyacak da değil­dir.

“Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilim arkasından bilfarz onların arzu­larına uyarsan, bu takdirde sen de ken­di­ne yazık etmişlerden sayılırsın.”[6]

Mescid-i Kıbleteyn (İki Kıbleli mescid)

Mescid-i Kıbleteyn

Kuba Mescidi Kıblesi

Kıble Mescid-i Haram tarafına çevrildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kuba’ya gitti ve İslam tarihinde inşa edilen ilk mescit olan Kuba Mescidi’nin Beytü’l-Mak­dis tarafına olan kıblesini de Kâbe’ye doğru çevirtti.


[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241; Taberî, Tarih, c. 2, s. 265.
[2] Bakara, 144.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 246.
[5] Bakara, 143.
[6] Bakara, 142-143, 145.

Okumaya Devam Et

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Seriyye ve Gazâlar

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

Buvat Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Rebiülevvel ayı)

Bu tarihte Peygamber Efendimiz, beraberinde iki yüz muhacirle Me­di­ne’den yola çıktı. Maksadı, içlerinde azılı müşrik Ümey­ye b. Halef’in de bulun­duğu yüz kişilik bir mu­hâfız grubun kontrolü altında hareket eden 2 bin 500 develik büyük Ku­reyş kervanının üzerine yürüyerek onlara gözdağı ver­mekti.

Buvat dağına kadar giden Resûl-i Ekrem, kimseyle kar­şı­laş­madı ve Me­di­ne’ye geri döndü.[1]

Safevan Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Rebiülevvel ayı)

Mekkeli müşriklerin adamlarından Kürz b. Câbir el-Fihrî, ar­kadaşlarıyla Medine otlaklarına kadar sokularak akın etmiş ve Medinelilere, Müslümanlara âit birçok hayvanı alıp götürmüştü.

Bu baskın üzerine Peygamber Efendimiz, Medine’de ye­rine Zeyd b. Hâ­ri­se’yi vekil tayin ederek, mezkûr yağma­cıyı takibe çıktı. Be­dir nâhiyesinin Sa­fe­van vadisine kadar ilerledi. Ancak Kürz, takip edildiğini haber almış oldu­ğun­dan daha önce sapa bir yoldan kaçmıştı.

Bunun üzerine, Pey­gam­be­ri­miz, Medine’ye geri döndü.

Bu gazâya “Bedr-i Ûlâ” yani “İlk Bedir Gazâsı” da denilir.[2]

Uşeyre Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Cemaziyelâhir ayı)

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safevan Gazâsı’ndan üç ay sonra, muhacir Müs­lü­manlardan, 150-200 kişiden müteşekkil bir askerî birlikle Medine’den yola çıktı. Beraberlerinde otuz deve bulunuyordu ve mücahitler bu develere nöbet­leşe biniyorlardı.

Maksat, yine Ku­reyş’in Şam’a göndermiş olduğu ticaret kervanını takip et­mekti.

Ancak Medine’den dokuz konak mesafede bulunan Müd­licoğullarına âit Uşeyre ovasına gelindiğinde, Ku­reyş kervanının buradan iki üç gün önce geç­tiği öğrenildi.

Medine etrafını her bakımdan emniyet altına almak hu­susu üzerinde dik­katle duran Pey­gam­be­ri­miz, burada daha önce an­laşma yaptığı Damreoğul­la­rının müttefiki olan Benî Müdlic’­le aynı mahiyette bir dostluk ve ittifak ant­laş­ması imzaladı. Sonra da Medine’ye geri döndü.[3]

Abdullah b. Cahş Seriyyesi

(Hicret’in 2. senesi Receb ayı)

Peygamber Efendimiz, bu tarihte Abdullah b. Cahş’ı huzuruna çağırdı ve mu­hacir Müslümanlardan sekiz kişilik bir birlik kumandasında Nahle vadisine gideceğini emir buyurdu. Birliğe katılanlara hitaben de, “Sizin üzerinize birini tayin edeceğim ki o, en hayırlınız değildir; fakat açlığa, susuzluğa en çok da­yanan, katlananınızdır”[4] dedi.

Resûl-i Ekrem, kumandan tayin ettiği Abdullah b. Cahş’a bir de mektup ver­di. Bu mektubu iki gün yol aldıktan sonra açıp okumasını ve ona göre ha­re­ket etmesini emir buyurdu.

İki günlük yolculuktan sonra Abdullah b. Cahş, emir gereğince mektubu açıp okudu. Mektupta şunların yazılı olduğunu gördü:

“Bu mektubumu gözden geçirdiğin zaman Mekke ile Taif arasındaki Nahle vadisine kadar yürüyüp, oraya inersin. Oradaki Ku­reyş’i gözetler, alabildiğin haberleri gelip bize bildirirsin.”[5]

Şu halde bu seriyyeden maksat, Ku­reyş’in hareketini gözetlemek, ne gibi hazırlıklar içinde bulunduklarını tespit etmekti.

Kahraman sahabe Abdullah b. Cahş, Hz. Re­sû­lul­lah’ın mektubu­na, “Se­mi’nâ ve ata’nâ [Dinledik ve itaat ettik]” de­dikten sonra mücahitlere de, “Han­giniz şehit olmayı ister ve o makamı özlerse benimle gelsin; kim de on­dan hoş­lanmazsa geri dönsün! Ben ise, Re­sû­lul­lah’ın emrini yerine getirece­ğim”[6] diye hitap etti.

Fedakâr mücahitler tereddütsüz, kumandanlarının emrine amâ­de oldukla­rını bildirdiler.

Mücahitler, nöbetleşe bindikleri develerle Nahle vadisine vardılar. Orada konakladılar.

Bu arada, yükleri kuru üzüm ve bazı yiyecek maddeleri olan Ku­reyş’in bir kervanı göründü. Gelip, onlara yakın bir yerde konakladı.

Mücahitler, bunlara karşı nasıl davranmaları gerektiği hususunda konuş­tular. Hücum etmeyeceklerine dair önce bir karara varamadılar. Çünkü içinde kan dökmek haram olan Receb ayının girip girmediğinde tereddüt ediyorlardı. Sonunda, henüz Receb ayının girmesine bir gün var olduğu kanaatine varınca, ittifakla kervanı ele geçireceklerine dair karar aldılar. Tam o esnada Vâkıd b. Abdullah’ın attığı bir okla, kervanın reisi Amr b. Hadremî öldü. Mücahit­ler, di­ğerlerinin üzerine yürüdüler. İki kişiyi esir alıp kervanı da ele geçirdiler.

Kurtulanlar, Ku­reyşlileri hadiseden haberdar etmek için Mekke’ye doğru kaçmaya başladılar. Mücahitler ise, iki esir ve kervanla birlikte Medine’ye dön­düler.

Seriyyenin başkanı Abdullah b. Cahş Hazretleri durumu anlatınca, Fahr-i Kâi­nat Efendimiz hiddetle, “Ben, size haram olan ayda çarpışmayı emretme­miştim!” dedi ve ganimetten herhangi bir şey almaktan kaçındı.

Seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücahitler, Resûl-i Ekrem’­in bu hareketi karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar. Diğer sahabeler de onların bu hare­ket­lerini tasvip etmeyince, bütün bütün ruhlarını büyük bir sıkıntı sardı.

Resûl-i Kibriya’ya durumu izah ettiler. “Yâ Re­sû­lal­lah!” dediler. “Biz, onu Receb’in ilk gecesinde ve Cemaziyelâhir ayının son gecesinde öldürdük! Receb ayı girince kılıçlarımızı kınına soktuk!”

Buna rağmen Re­sû­lul­lah, kendisi için ayrılan ganimeti almadı. Çünkü or­ta­da bir şüphe söz konusuydu.

Nitekim Mekkeli müşrikler de bu hareketi dillerine doladılar ve dedikodu yapmaya başladılar: “Muhammed ve ashabı, haram ayı helâl saydı; onda kan döktüler, mal aldılar, adam esir ettiler.”

Bu dedikodular Medine’den de duyuldu.

Diğer taraftan, Medine’de bulunan Yahudiler de ileri geri konuş­tular.

Bir taraftan, seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücahitler, bu hareketlerinden dolayı üzüntü duyuyorlardı; diğer taraftan, Mekkeli müşrikler ve Medineli Yahudiler, ileri geri konuşuyorlardı. Peygamber Efendimiz ise, kendisine ay­rılan ganimeti kabul etmiyordu.

Bir müddet sonra Efendimize vahiy geldi ve meseleyi halletti. İlgili ayette şöyle buyruldu:

“Sana haram olan çarpışmanın hükmünden soruyorlar. De ki: ‘O ayda sa­vaş yapmak büyük günahtır. Fakat küfür ve inkârla insanları Allah yolundan çevirmek, Mescid-i Haram’da tavaf ve namazdan alıkoymak, Peygamber ve as­habını Mekke’den çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. ‘Allah’a ortak koşmak’ fitnesi, Müslümanların haram ayda yaptıkları savaştan da be­ter­dir. Ey mü’­minler! Kâfirlerin gücü yetse, sizi dininizden döndürünceye ka­dar sizinle savaşmaktan bir an bile geri durmazlar.”[7]

Seriyyeye iştirak etmiş olan mücahitler, bu ayet üzerine sıkıntı ve mânevî ızdıraptan kurtuldular. Peygamber Efendimiz de, kendisi için ayrılmış bulu­nan ganimet hissesini kabul etti. Müşrikler ise, esirleri için kurtuluş bedeli gön­derdiler. Esirlerden sadece Osman b. Abdullah, Mekke’ye gitti; diğer esir Ha­kem b. Keysan ise, Müslüman olup Medine’de kaldı.[8]

Hakem b. Keysan Nasıl Müslüman Oldu?

Burada, esirlerden Hakem b. Keysan’ın nasıl Müslüman olduğunu ibret na­zarlarına sunmakta fayda görüyoruz.

Mücahitler tarafından esir alınınca, Kumandan Abdullah b. Cahş, onun boy­nuna vurmak istemişti; fakat diğer sahabeler, “Hayır, Re­sû­lul­lah’a götüre­lim” diyerek, buna mani olmuşlardı. Böylece Hakem, boynunun vurulmasın­dan kurtulmuştu.

Medine’ye döndüklerinde onu Peygamber Efendimize götürdüler. Resûl-i Ekrem, Hakem’i Müslüman olmaya davet etti. Ancak o, menfi tavır takındı; hatta ileri geri konuşmaya başladı.

Bu konuşmalarından hiddete gelen Hz. Ömer, “Bunun Müslüman olacağı yok Yâ Re­sû­lal­lah! Müsaade et, boynunu vuralım!” diye konuştu.

Resûl-i Ekrem, bu teklifi kabul etmedi ve Hakem’i tekrar tekrar İslam’a da­vet etti. Sonunda Hakem, “İslam nedir?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “İslam, şeriki olmayan bir Allah’a iman ve ibadet, Muham­med’in de O’nun kulu ve resûlü olduğuna şehâdet etmendir” buyurunca, Ha­kem, “Müslüman oldum!” diyerek kelime-i şehâdet getirdi.

Resûl-i Ekrem de, sahabelere dönerek, “Eğer sizin, onun hak­kındaki görü­şü­nüze uyup onu öldürseydim, cehenneme girmiş, git­mişti!”[9] diyerek hepi­mi­ze ölçü olacak dersini verdi.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın İslam’a davetteki temennisi, sabrı ve sebatı, işte bir insanı böy­lesine cehennemden kurtarıp, sahabelik gibi şerefli bir makama yükselti­yordu.


[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 8-9.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 251; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 9.
[3] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 248-249; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 9-10.
[4] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 878.
[5] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 252; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 10.
[6] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 252; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 10.
[7] Bakara, 217.
[8] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 255; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 11.
[9] İbn Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 137-138.

Okumaya Devam Et

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Hicretin Birinci Senesinin Mühim Bazı Hâdiseleri

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

Ashaptan Es’ad b. Zürâre ile Gülsüm b. Hidm’in Vefatı

Gülsüm b. Hidm, ensarın ileri gelenlerindendi. Oldukça yaşlanmıştı. Mes­cid-i Nebevî yapıldığı sırada Kuba’da vefat etti.[1]

Hz. Gülsüm b. Hidm, Hicret’ten önce Müslüman olmuştu. Resûl-i Kibriya Efendimizi hicret esnasında Kuba’­da evinde misafir et­me şerefine ermişti. Pey­gam­be­ri­miz, on dört gün kadar evinde kalmıştı.

Es’ad b. Zürâre Hazretleri, Akabe Biatında Resûl-i Ek­rem Efendimizle görü­şen altı zâttan biri idi. Son Âkabe Bîatında ensarı temsilen seçilen dokuz tem­silcinin arasın­da o da yer alıyordu.

Es’ad Hazretleri de, Gülsüm b. Hidm’in vefatından kısa bir zaman sonra ve­fat etti. Resûl-i Ekrem Efendimiz, vefatı esnasında yanında bulunuyordu. Onu yıkadı, kefenledi ve cenaze namazını kıldı. Sonra da onu Medine kabristanı olan Bâkî’ye defnetti. Bâkî Kabristanı’na ensardan ilk def­ne­dilen zât, Es’ad b. Zürâre Hazretleridir.[2]

Abdullah b. Zübeyr’in Dünyaya Gelişi

Hicret’in 1. yılının, muhacir Müslümanları sevindiren bir başka hadisesi, Hz. Zübeyr b. Avvam’ın Abdullah adın­da bir çocuğunun dünyaya gelişidir. Hz. Abdullah, Medine’de muhacir Müslüman aileleri içinde doğan ilk çocuk­tur. Annesi, Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Esmâ, Kuba köyünde onu dünyaya getir­miştir.

Abdullah’ın doğumu, muhacir Müslümanları son derece sevindirdi. Zira Ya­hudiler onlara, “Biz, sizi sihirledik! Bundan böyle siz­den erkek çocuk dün­yaya gelmeyecektir” diyorlardı.

Muhacirler de bundan fazlasıyla üzüntü duyuyorlardı.

Abdullah’ın dünyaya geldiğini duyar duymaz, Yahudilerin bu sözleri ya­lan­ladığından dolayı, tekbirler getirerek sevinçlerini izhar ettiler.

Ona “Abdullah” ismini bizzat Peygamber Efendimiz ver­di.


[1] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 1328.
[2] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 612; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., c. 3, s. 1328.

Okumaya Devam Et

Trending

Copyright © 2021 - İslam.net.tr - İslam Arşivi - İslami Site