Bizimle iletişime geçin

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Medine’ye Giriş

Bu içerik

yayınlandı

Peygamber Efendimiz, Ranuna mevkiinde Cuma namazını kıldıktan sonra tekrar devesine bindi ve yularını boynuna doladı. Arkasında Hz. Ebû Bekir, et­ra­fında ise Neccaroğulları yiğitleri ile Medineli Müslümanlar yer alıyordu. Ki­mi yaya, kimi binekli olan Müslümanların sevinç ve tekbir getirişlerinden ade­ta yer gök inliyordu.

Fahr-i Âlem, devesinin üzerinde ağır ağır Medine içlerine doğru ilerliyordu. Sevinç dalgaları şehrin her tarafını sarmıştı. İslam’a merkez olma şerefine ere­cek bu kutsî şehir, sürurundan adeta çalkalanıyordu. Kâinatın Efendisini sîne­sine alışın, ona yurt ve hicret yeri olmanın sevincini yaşı­yordu.

Kadınlar, çocuklar, söyledikleri şiirlerle manzaraya bir başka tatlılık katı­yorlardı. Dillerinden düşmeyen mısralar şunlardı:

Veda yokuşundan doğdu dolunay bize…

Allah’a yalvaran oldukça şükretmek gerekir mes’ud hâlimize

 

Ey bize gönderilen Yüce Peygamber, sen,

İtaat etmemiz gereken bir emirle geldin bize![1]

 

Medine halkı, etrafa pırıl pırıl nurlar saçan Hz. Re­sû­lul­lah’ın mübarek yü­zünü görmek için sokaklara dökülmüştü. Çocuklar bayramlıklarını giymişler, neşe ve sevinç içinde oynuyorlardı.

Evlerinin damından kadınlar, yollarda erkekler, ona “Hoş geldin!” diyor­lardı: “Muhammed geldi! Yâ Muhammed, Yâ Re­sû­lal­lah! Yâ Muhammed, Yâ Re­sû­lal­lah!”[2]

Bu kalbî ve duygulu tezahürat arasında Peygamber Efen­dimiz tevâzu ve vakarı birleştiren müstesna bir eda için­de Kasvâ’nın üstünde yoluna devam ediyordu.

Medinelilerin Daveti

Resûl-i Kibriya Efendimiz ilerlerken, önünden geçtiği her evin sahibi, ken­disini evinde misafir etme şerefine nâil olmak istiyor ve devesinin yularını tu­tup, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bize buyurun!” diyordu.

Efendimiz ise, mübarek tebessümleri arasında, “Hayra erin! Deveye yol ve­rin; ona, gideceği yer buyrulmuştur” diye cevap veriyordu. O mübarek hayvan da, sağa ve sola bakarak kendiliğinden gidiyordu.

Kasvâ Çöküyor!

Yuları boynuna dolanmış Kasvâ, ilerleyerek Mâlik b. Neccaroğullarına âit ev­lerin yanına kadar gitti ve oradaki boş bir arsaya çöktü.

Peygamber Efendimiz, üzerinden hemen inmedi. Deve, az sonra ayağa kalktı, biraz ilerledikten sonra birdenbire geriye döndü ve ilk çöktüğü yere gel­di. Oraya tekrar çöktü ve artık kalkmadı. Boynunu ve göğsünü yere uzata­rak tatlı tatlı böğürmeye ve sağa sola deprenmeye başladı.

Dikkatler Kasvâ’nın üzerine çevrilmişti: Resûl-i Ekrem, onun çöktüğü yere mi misafir olacaktı, yoksa başka bir yere mi? Henüz kimsenin bu hususta bil­gisi yoktu.

O sırada Neccaroğullarının mini mini masum kız çocukları, defler çalarak Sevgili Efendimize şöyle “hoşâ­me­dî” ediyorlardı:

“Biz, Neccaroğulları kızlarıyız.

Muhammed’in akrabalığı, komşuluğu ne hoştur!”[3]

Resûl-i Ekrem, bu masum yavruların samimi duygu ve sevinçlerini gülüm­seyerek karşıladı ve “Beni seviyor musunuz?” diye sordu.

Hep bir ağızdan, “Evet, seni seviyoruz yâ Re­sû­lal­lah!” de­diler.

Kâinatın Efendisi ise, “Allah biliyor ki ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyo­rum!” buyurdu.

Medineli Müslümanlardan her biri, Fahr-i Âlem Efendimizin, hânesine şeref vermesini can-ü gönülden istiyordu. Hatta bir ara Kasvâ çöktüğü zaman, Ceb­bâr b. Sahr, kaldırmak için ayağıyla ona vurdu. Bunu fark eden Hz. Ebû Eyyûb el-Ensarî hiddete gelerek, “Ey Cebbar! Sen, benim evimin önünden kaldırmak için ona vurdun. Re­sû­lul­lah’ı hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki İs­la­mi­yet mani olmasaydı sana kılıçla vururdum!” demekten kendini alama­mıştı.

Pey­gam­be­ri­miz, Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin Evini Şereflendiriyor!

Kasvâ, ikinci sefer çöküp yerinden kalkmayınca Peygamber Efendimiz, “İn­şallah menzilimiz burasıdır” buyurarak indi.

Böylece, İslam ve cihan tarihinin kaydettiği en parlak hadiselerden biri olan Hicret-i Muhammediye (a.s.m.), bu inişle sona eriyordu.

Müslümanlar, merak ve heyecan içinde bekliyorlardı. Acaba kâinatın me­dar-ı iftiharı olan Resûl-i Kibriya, kimin evini şereflendirecekti? Hepsinin göz ve gönüllerinde sevinç dalga dalga idi. Bu sevince, Kâinatın Efendisini evle­rin­de misafir etmek hadsiz şerefini de katmak istiyorlardı.

Peygamber Efendimiz, etrafını saranlara, “Akrabalarımızdan hangisinin evi buraya daha yakındır?” diye sordu.

Neccaroğullarından Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri, se­vinç ve heyecanla or­taya atıldı. “Yâ Nebiyyallah! Benim evim daha yakındır! İşte, şu evim, şu da ka­pısı” diyerek gösterdi. Sonra da, “Müsaade buyurursanız, devenizin üze­rin­de­kileri oraya taşıyayım” dedi; Kasvâ’nın yükünü indirip palanını soydu ve evi­ne taşıdı.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz de, “Kişi, bineğinin ve ağırlığının ya­nında bulunur” buyurdu ve Ebû Ey­yûb el-Ensarî’ye, “Git, bizi kabul için yer ha­zırla!” diye em­retti.[4]

Bu esnada Medineli Müslümanların ileri gelenlerinden olan Esa’­d b. Zürâre Hazretleri de, teberrüken Kasvâ’yı alıp kendi evine götürdü.

Hz. Eyyûb el-Ensarî, derhal gidip evini hazırladı ve gelip Efendimize, “Yâ Re­sû­lal­lah! İkinize de yer hazırladım. Al­lah’ın bereketiyle ikiniz de yerinize buyurunuz” dedi.[5]

Sevgi tezahürleri arasında Resûl-ü Ekrem Efendimiz de kal­kıp Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin hânesine gitti. Böylece, Kâinatın Efendisini ağırlama eş­siz şerefi bu aziz sahabeye nasip oluyordu!

Fahr-i Âlem Efendimizin, Medine’ye teşrifiyle, vatanlarından ayrı düşüp de gönülleri mahzun olan muhacirlere taze can geldi, ensarın yüzü ve gönlü sü­rura gark oldu. Medine ise sevinçten çalkalandı ve adeta bir bayram havasına büründü.

Ashab-ı kiramdan Bera b. Azib, o müstesna gündeki sevinç ve heyecanı şu cümlelerle anlatmak ister:

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Medine’ye gelince, Medinelilerin, onun gelişine sevin­dikleri kadar hiçbir şeye öylesine sevindiklerini görmedim! Kadınların, çocuk­ların, ‘İşte, Re­sû­lul­lah geldi. İşte, Muhammed (a.s.m.) geldi!’ diyerek sevinçten coştuklarını müşâhede ettim.”[6]

O zaman henüz bir çocuk olan ensardan Enes b. Mâlik ise, şu sözlerle o gü­nün azamet ve parlaklığını nazara ver­mek ister:

“Ben, Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.), Medine’ye girdiği günden daha güzel, daha parlak ve daha azametli hiçbir gün görmedim!”[7]

Ebû Eyyûb el-Ensarî Der ki…

Mihmandar-ı Fahr-i Âlem Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri der ki:

“Re­sû­lul­lah, evime şeref verdiği zaman, alt kata inmişti. Ben ve zevcem Üm­mü Eyyûb ise, yukarı katta bulunuyor­duk.

“‘Anam babam, sana feda olsun Yâ Re­sû­lal­lah! Ben, be­nim yukarıda ol­ma­mı, senin ise altta bulunmanı hoş gör­müyorum. Bu durum bana çok ağır geli­yor. Sen yukarı çık, orada bulun! Biz de aşağı inelim, orada oturalım’ de­dim.

“Re­sû­lul­lah, ‘Yâ Ebâ Eyyûb! Evin alt katında bulunma­mız, bize daha uygun ve münasiptir’ dedi ve alt katta otur­du. Biz de meskende onun üstünde bulu­nuyorduk. O sıra­da, içinde su bulunan testimiz kırıldı. Re­sû­lul­lah’ın üzerine damlayıp onu rahatsız etmesinden korkarak, zevcem­le tek örtüneceğimiz ka­dife yorganımızı hemen suyun üze­rine bastırdık.”[8]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, fazla ziyaretçi geleceği ve onlarla rahat görüşüp konuşabilme düşüncesiyle alt katta kalmayı münasip görmüştü.

Ancak büyük iman sahibi Hz. Ebû Eyyûb ve zevcesinin gönlü bir türlü ra­hat etmiyordu. “Fahr-i Âlem alt katta, bizler üst katta! Bu nasıl olur?” diye dü­şünüyor ve bundan son derece sıkılıyorlardı.

Hz. Ebû Eyyûb, bir gece uyandı ve bu duygunun tesiriy­le bir türlü uyuya­madı. Ufak tefek eşyalarını evin başka tarafına taşıdılar ve orada uykusuz sa­bahladılar.

Sabah olunca, Hz. Ebû Eyyûb, olanları Efendimize anlattı. Peygamber Efen­di­miz yine “Aşağısı bana daha uygundur” dedi.

Fakat büyük sahabe buna daha fazla tahammül edemedi ve “Yâ Nebiyyal­lah! Ben yukarıda, siz aşağıda olmaz!” dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz üst kata, Ebû Eyyûb ve zevcesi Ümmü Eyyûb ise alt kata taşındılar.[9]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin mütevazı evinde tam yedi ay ikamet buyurdu. Bu zaman zarfında Medineli Müslüman­lar (ensar), bu eve yemekler taşımada ve Efendimizin ihtiyaçlarını yerine getir­mede birbirleriyle adeta yarışırlardı.

Resûl-i Ekrem’in Soğan ve Sarımsak Kokusundan Hoşlanmaması

Hz. Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin evine yerleşen Fahr-i Âlem Efendimize, Medi­neli Müslümanlar her gün muntaza­man yemek getirirlerdi.

Hz. Ebû Eyyûb ve ailesi ise, devamlı akşam yemeklerini hazırlar­lardı. Ha­zır­ladıkları yemeklerden geri kalanını ise teberrüken yerlerdi.

Yine bir gece, soğanlı veya sarımsaklı bir yemek yapıp gönder­mişlerdi.

Re­sû­lul­lah yemeği geri çevirdi!

Ebû Eyyûb (r.a.), yemekte Re­sû­lul­lah’ın parmaklarının izini görmeyince feryat ederek yanına gitti ve “Yâ Re­sû­lal­lah! Anam babam sana feda olsun! Sen akşam yemeğini ge­ri çevirdin!” dedi.

Re­sû­lul­lah, “O sebzede bir koku hissettim, ondan yeme­dim. Ben, arkadaşım Cebrail’i rahatsız etmek istemem!” buyurdu ve ilave etti: “İnsanı rahatsız eden şeyden, me­lekler de rahatsız olurlar.”

Bunun üzerine Ebû Eyyûb, “Yâ Re­sû­lal­lah! Yoksa o ye­mek haram mıdır?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Hayır! Fakat ben kokusundan dolayı ondan hoş­lanmadım”[10]buyurdu.

Ebû Eyyûb Hazretleri de, “Senin hoşlanmadığın şeyden ben de hoşlan­mam!” dedi.[11]

Mucizeli Bir Yemek Ziyafeti

Resûl-i Kibriya Efendimizin, Hz. Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin evinde kaldığı sı­ra­daydı.

Hz. Ebû Eyyûb, Nebiyy-i Muhterem Efendimizle Hz. Ebû Bekir es-Sıddık’a kâfi gelecek iki kişilik yemek yapıp ge­tir­mişti.

Peygamber Efendimiz ona, “Git, ensarın eşrafından ba­na otuz kişi çağır!” diye emretti.

Hz. Ebû Eyyûb emri yerine getirdi. Otuz kişi gelip yediler.

Sonra yine ferman etti: “Altmış kişi daha çağır!”

Hz. Ebû Eyyûb, altmış kişi daha davet etti. Onlar da gelip yediler.

Efendimiz sonra tekrar, “Yetmiş kişi daha çağır!” diye fer­man etti.

Hz. Ebû Eyyûb bu emri de yerine getirdi. Yetmiş kişi daha gelip yediler.

Ve Hz. Eyyûb der ki:

“Kaplarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mucize karşısında İslamiyete girip bîat ettiler. O iki kişi için yaptığım yemeğimden yüz seksen adam ye­di!”[12]

Bu, Resûl-i Kibriya Efendimizin, mucizeli bir yemek ziyafetiydi. Berekete dair olan bu mucizeler gösteriyor ki “Muhammed-i Arabî (a.s.m.), umuma rızık veren ve rı­zık­ları halkeden bir Zât-ı Rahîm ve Kerim’in sevgili memuru­dur, pek hürmetli bir abdidir ki rızkın envaında, hilâf-ı âdet olarak, ona hiçten ve sırf gaybtan ziyafetler gönderiyor.”[13]

HİCRÎ TARİH

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Medine’ye hicret ettiklerinde, Müslümanların kullandıkları kendilerine mahsus bir tarihleri yoktu. Bunun üzerine Efendimi­zin hicretini başlangıç kabul ederek, “Re­sû­lul­lah’ın gelişinden bir ay, iki ay sonra…” diye hicrî tarih kullanmaya başladılar.

Hz. Resûl-i Ekrem’in dar-ı bekaya irtihaline kadar da bu suretle kullanıldı. Fa­kat sonra kesildi, kullanılmadı. Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti zamanı ile Hz. Ömer’in hilâfetinin dört senesi böyle geçti. Sonra resmî muameleler ve me­denî münâsebetlerin vakitlerini belli etmeye ve tayinine ciddi gerek duyuldu.

Bunun üzerine Hz. Ömer ashabı topladı, onlarla istişare etti.

Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri, Pey­gam­be­ri­mizin vefatı za­manının esas alın­masını; Talha b. Ubeydullah Hazretleri, Efendimizin peygamber olarak gön­de­riliş tarihini; Hz. Ali, Resûl-i Kibriya’nın Medine’ye hicretlerini; başka­ları ise, Efendimizin doğum gününün tarihe başlangıç olarak kabul edilmesini teklif et­tiler.

Hicret’in on yedinci veya on altıncı yılında toplanan bu şûranın müzâkere­leri neticesinde, Hz. Ali’nin teklifi üzerine ittifak edildi. Ancak hangi ayın baş­lan­gıç olarak kabul edileceği hususunda bir mutabakata varılmadı. Abdurrah­man b. Avf Hazretleri, “haram aylar”ın ilki olduğu için Receb’i; Talha b. Ubey­dullah, Müslümanların mübarek ayıdır diye Rama­zan’ı; Hz. Ali (r.a.) ise, sene başıdır diye Muharrem’i baş­langıç olarak teklif etti. Bu hususta da yine Hz. Ali’nin tek­lifi kabul edildi.

Böylece, kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç ka­bul edilerek, Müslü­manlar kendilerine mahsus bir takvim tanzim etmiş oldular.[14]


[1] Halebî, İnsanü’l-Uyûn, c. 2, s. 58.
[2] Müslim, Sahih, c. 8, s. 236; Taberî, Tarih, c. 2, s. 248.
[3] İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 612.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 235; Buharî, Sahih, c. 2, s. 335.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 236; Buharî, a.g.e., c. 2, s. 335.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 234; Buharî, a.g.e., c. 2, s. 337.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 234.
[8] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 143-144.
[9] Müslim, Sahih, c. 6, s. 127.
[10] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 144.
[11] Müslim, Sahih, c. 6, s. 126-127.
[12] Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 563; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 117.
[13] Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., s. 123.
[14] ez-Zebidî, Tecrid-i Sarih, Terc., c. 10, s. 120-121

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Kıble’nin Mescid-i Haram’a Çevrilmesi

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

(Hicret’in 2. senesi / Milâdî 623)

Resûl-i Kibriya Efendimiz ile Müslümanlar, Medine’de namazlarını, Al­lah’ın emriyle, “peygamberler makamı” olan Ku­düs’e, yani Beytü’l-Makdis’e doğru kılarlardı. Fakat Peygamber Efendimiz, öteden beri tevhid akîdesinin müstesna bir âbidesi olan yeryüzünün ilk mâbedi ve ceddi Hz. İbrahim’in kıb­lesi olan Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılmayı kalben arzu ve temenni edi­yordu. Müslümanlar da, hassaten muhacirler, kalplerinde aynı arzuyu taşı­yorlardı. Çünkü beş vakit namazlarında Kâbe’ye yönelmek, vatanları Mekke’yi de yâdetmeye bir vesile olacaktı.

Yahudilerin de, “Muhammed ve ashabı, biz gösterinceye kadar kıblelerinin neresi olduğunu bile bilmiyorlardı!” diyerek sinsice de­di­koduda bulunmaları onları rahatsız ettiğinden bu arzuları daha da kuvvetleniyordu. Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimiz, tahvil-i kıble için vahyin gelmesini bekliyor, Ceb­rail’i (a.s.) gözetliyor ve Kâbe’yi temenni ederek dua ediyordu.

Nitekim bir gün, gelen Cebrail’e (a.s.) bu arzusunu izhar etti: “Rabbimin, yüzümü Yahudilerin kıblesinden Kâbe’ye çevirmesini arzu ediyorum!”

Cebrail (a.s.), “Ben bir kulum! Sen, Rabbine niyazda bulun. Bunu O’ndan is­te!”[1] dedi.

Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Beytü’l-Mak­dis’e mütevecci­hen namaza duracakları zaman başını semâya doğru kaldırmaya başladı.

Nihayet, Medine’ye hicretin 17. ayında, kıblenin Mes­cid-i Haram’a doğru çev­rildiğini bildiren şu ayet-i kerime nâzil oldu:

“(Ey Resûlüm! Vahyin gelmesi için) yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Bunun için seni, râzı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Şimdi, yü­zünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ey mü’­minler! Siz de her nerede olursa­nız, yüzünüzü namazlarda o mescit tarafına çevirin!”[2]

Bu vahiy geldiği sırada Re­sû­lul­lah Efendimiz, Müs­lü­man­lara mescidinde öğle namazını kıldırıyordu. Na­ma­zın ilk iki rekâtı kılınmış, sıra son iki rekâta gelmişti. Peygamber Efendimiz, ağır ağır yönünü değiştirdi ve mübarek yü­zünü Kâbe’ye doğru çevirdi. Müslümanlar da Efendi­mizle birlikte o tarafa döndüler.[3]

İki Kıbleli Mescit

Diğer bir rivayete göre, Resûl-i Kibriya Efendimiz, Re­ceb ayının bir Pazar­tesi günü Benî Seleme semtinde otu­ran Bişr b. Berâ’nın annesi Ümmü Bişr’i zi­yarete gitmiş­lerdi. Kendisine yemek yapıldı. Yediler. Bu sırada öğle na­mazı vakti girdi. Pey­gam­be­ri­miz, oradaki mescitte Müs­lümanlarla birlikte iki rekât kıldıktan sonra namaz için­de Kâbe tarafına dönmesi emrolun­du. Derhal cema­atle birlikte yüzlerini Mescid-i Haram tarafına çevirdiler.

Bu sebeple, Benî Seleme Mescidi’ne “Mescid-i Kıbleteyn [İki Kıbleli Mescit]” adı verildi.[4]

Pey­gam­be­ri­mizin emri üzerine, bütün Müslümanlara kıblenin Mescid-i Ak­sâ’dan Mescid-i Haram tarafına çevril­diği duyuruldu.

Kıblenin Kâbe olarak tespit edilmesi, bir kısım Müslümanların telâşına se­bep oldu; çünkü kıble değiştirilmeden önce Bey­tü’l-Mak­dis’e doğru namaz kıla­rak vefat etmiş veya şehit edilmiş Müslümanlar vardı. Bunun için huzur-u Risâlete gelerek, “Yâ Re­sû­lal­lah! Daha önce ölen Müslüman kardeşlerimizin durumu ne olacak? Onlar Bey­tü’l-Makdis’e doğru namazlarını eda etmişlerdi” diyerek endişelerini izhar ettiler.

Cenab-ı Hak, Müslümanların bu endişelerini de, inzal buyurduğu ayet-i ke­rimeyle giderdi: “Ey Resûlüm! Halen yönelmekte olduğun Kâbe’yi, ancak re­sûle uyanlarla geri dönenler arasını ayır­detmek için kıble kıldık. Gerçi, bu kıb­leyi çeviriş büyük ve ağır ise de yalnız o, Allah’ın hidayet ettiği kimselere ağır gelmez ve Allah imanınızı zâyî etmez. Muhakkak Allah Teâlâ, insanlara çok merhametlidir, günahlarını bağışlayıcıdır.”[5]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’ye teşrif edip Bey­tü’l-Mak­dis’­e doğru namaz kılmaya başlayınca, Arap müşriklerinin gücüne gitmişti. Bilâhare kıble Kâbe’ye tahvil buyrulunca, bu sefer Yahudilerin gücüne gitti ve tekrar dedi­kodu yapmaya, fitne fesat çıkarmaya koyuldular! Hatta âlimlerinden birkaçı Re­sû­lul­lah’a gelerek, “Yâ Muhammed! Üzerinde bulunduğun kıblenden seni döndüren nedir? İbrahim’in milleti ve dininde bulun­duğunu söyleyen, sen de­ğil misin?” dediler. Sonra da şu sinsi teklifte bulundular:

“Eğer şimdiye kadar üzerinde bulunduğun kıblene tekrar dönersen sana tâbi olur, seni tasdik ederiz!”

Şu ayetler (meâlen), bu hadiseyi anlatmaktadır:

“(Medîne’deki Yahudi ve münafık) insanlardan bir­takım beyinsizler, akıl­sızlar da, ‘Müslü­manları bulun­dukları kıbleden çeviren ne?’ diye­cekler. Onlara de ki: “Doğu da, batı da Allah’ındır. O, kimi dilerse doğu yola çıkarır.

“Ey Müslü­manlar! Böylece sizi seçkin ve şe­refli bir ümmet kıldık ki bütün in­sanlar üzerine adâlet numunesi, hak şahitleri olası­nız. Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun.

“… Andolsun ki sen, o kitap verilmiş olanlara her ayeti, her bur­hanı da ge­tirmiş olsan, onlar yine senin kıblene tâbi olmazlar. Sen de onların kıblesine tâ­bi olmazsın. Hatta onların bir kısmı, bir kısmının kıblesine uyacak da değil­dir.

“Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilim arkasından bilfarz onların arzu­larına uyarsan, bu takdirde sen de ken­di­ne yazık etmişlerden sayılırsın.”[6]

Mescid-i Kıbleteyn (İki Kıbleli mescid)

Mescid-i Kıbleteyn

Kuba Mescidi Kıblesi

Kıble Mescid-i Haram tarafına çevrildikten sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kuba’ya gitti ve İslam tarihinde inşa edilen ilk mescit olan Kuba Mescidi’nin Beytü’l-Mak­dis tarafına olan kıblesini de Kâbe’ye doğru çevirtti.


[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241; Taberî, Tarih, c. 2, s. 265.
[2] Bakara, 144.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242.
[4] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 241-242; Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 246.
[5] Bakara, 143.
[6] Bakara, 142-143, 145.

Okumaya Devam Et

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Seriyye ve Gazâlar

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

Buvat Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Rebiülevvel ayı)

Bu tarihte Peygamber Efendimiz, beraberinde iki yüz muhacirle Me­di­ne’den yola çıktı. Maksadı, içlerinde azılı müşrik Ümey­ye b. Halef’in de bulun­duğu yüz kişilik bir mu­hâfız grubun kontrolü altında hareket eden 2 bin 500 develik büyük Ku­reyş kervanının üzerine yürüyerek onlara gözdağı ver­mekti.

Buvat dağına kadar giden Resûl-i Ekrem, kimseyle kar­şı­laş­madı ve Me­di­ne’ye geri döndü.[1]

Safevan Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Rebiülevvel ayı)

Mekkeli müşriklerin adamlarından Kürz b. Câbir el-Fihrî, ar­kadaşlarıyla Medine otlaklarına kadar sokularak akın etmiş ve Medinelilere, Müslümanlara âit birçok hayvanı alıp götürmüştü.

Bu baskın üzerine Peygamber Efendimiz, Medine’de ye­rine Zeyd b. Hâ­ri­se’yi vekil tayin ederek, mezkûr yağma­cıyı takibe çıktı. Be­dir nâhiyesinin Sa­fe­van vadisine kadar ilerledi. Ancak Kürz, takip edildiğini haber almış oldu­ğun­dan daha önce sapa bir yoldan kaçmıştı.

Bunun üzerine, Pey­gam­be­ri­miz, Medine’ye geri döndü.

Bu gazâya “Bedr-i Ûlâ” yani “İlk Bedir Gazâsı” da denilir.[2]

Uşeyre Gazâsı

(Hicret’in 2. senesi Cemaziyelâhir ayı)

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safevan Gazâsı’ndan üç ay sonra, muhacir Müs­lü­manlardan, 150-200 kişiden müteşekkil bir askerî birlikle Medine’den yola çıktı. Beraberlerinde otuz deve bulunuyordu ve mücahitler bu develere nöbet­leşe biniyorlardı.

Maksat, yine Ku­reyş’in Şam’a göndermiş olduğu ticaret kervanını takip et­mekti.

Ancak Medine’den dokuz konak mesafede bulunan Müd­licoğullarına âit Uşeyre ovasına gelindiğinde, Ku­reyş kervanının buradan iki üç gün önce geç­tiği öğrenildi.

Medine etrafını her bakımdan emniyet altına almak hu­susu üzerinde dik­katle duran Pey­gam­be­ri­miz, burada daha önce an­laşma yaptığı Damreoğul­la­rının müttefiki olan Benî Müdlic’­le aynı mahiyette bir dostluk ve ittifak ant­laş­ması imzaladı. Sonra da Medine’ye geri döndü.[3]

Abdullah b. Cahş Seriyyesi

(Hicret’in 2. senesi Receb ayı)

Peygamber Efendimiz, bu tarihte Abdullah b. Cahş’ı huzuruna çağırdı ve mu­hacir Müslümanlardan sekiz kişilik bir birlik kumandasında Nahle vadisine gideceğini emir buyurdu. Birliğe katılanlara hitaben de, “Sizin üzerinize birini tayin edeceğim ki o, en hayırlınız değildir; fakat açlığa, susuzluğa en çok da­yanan, katlananınızdır”[4] dedi.

Resûl-i Ekrem, kumandan tayin ettiği Abdullah b. Cahş’a bir de mektup ver­di. Bu mektubu iki gün yol aldıktan sonra açıp okumasını ve ona göre ha­re­ket etmesini emir buyurdu.

İki günlük yolculuktan sonra Abdullah b. Cahş, emir gereğince mektubu açıp okudu. Mektupta şunların yazılı olduğunu gördü:

“Bu mektubumu gözden geçirdiğin zaman Mekke ile Taif arasındaki Nahle vadisine kadar yürüyüp, oraya inersin. Oradaki Ku­reyş’i gözetler, alabildiğin haberleri gelip bize bildirirsin.”[5]

Şu halde bu seriyyeden maksat, Ku­reyş’in hareketini gözetlemek, ne gibi hazırlıklar içinde bulunduklarını tespit etmekti.

Kahraman sahabe Abdullah b. Cahş, Hz. Re­sû­lul­lah’ın mektubu­na, “Se­mi’nâ ve ata’nâ [Dinledik ve itaat ettik]” de­dikten sonra mücahitlere de, “Han­giniz şehit olmayı ister ve o makamı özlerse benimle gelsin; kim de on­dan hoş­lanmazsa geri dönsün! Ben ise, Re­sû­lul­lah’ın emrini yerine getirece­ğim”[6] diye hitap etti.

Fedakâr mücahitler tereddütsüz, kumandanlarının emrine amâ­de oldukla­rını bildirdiler.

Mücahitler, nöbetleşe bindikleri develerle Nahle vadisine vardılar. Orada konakladılar.

Bu arada, yükleri kuru üzüm ve bazı yiyecek maddeleri olan Ku­reyş’in bir kervanı göründü. Gelip, onlara yakın bir yerde konakladı.

Mücahitler, bunlara karşı nasıl davranmaları gerektiği hususunda konuş­tular. Hücum etmeyeceklerine dair önce bir karara varamadılar. Çünkü içinde kan dökmek haram olan Receb ayının girip girmediğinde tereddüt ediyorlardı. Sonunda, henüz Receb ayının girmesine bir gün var olduğu kanaatine varınca, ittifakla kervanı ele geçireceklerine dair karar aldılar. Tam o esnada Vâkıd b. Abdullah’ın attığı bir okla, kervanın reisi Amr b. Hadremî öldü. Mücahit­ler, di­ğerlerinin üzerine yürüdüler. İki kişiyi esir alıp kervanı da ele geçirdiler.

Kurtulanlar, Ku­reyşlileri hadiseden haberdar etmek için Mekke’ye doğru kaçmaya başladılar. Mücahitler ise, iki esir ve kervanla birlikte Medine’ye dön­düler.

Seriyyenin başkanı Abdullah b. Cahş Hazretleri durumu anlatınca, Fahr-i Kâi­nat Efendimiz hiddetle, “Ben, size haram olan ayda çarpışmayı emretme­miştim!” dedi ve ganimetten herhangi bir şey almaktan kaçındı.

Seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücahitler, Resûl-i Ekrem’­in bu hareketi karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar. Diğer sahabeler de onların bu hare­ket­lerini tasvip etmeyince, bütün bütün ruhlarını büyük bir sıkıntı sardı.

Resûl-i Kibriya’ya durumu izah ettiler. “Yâ Re­sû­lal­lah!” dediler. “Biz, onu Receb’in ilk gecesinde ve Cemaziyelâhir ayının son gecesinde öldürdük! Receb ayı girince kılıçlarımızı kınına soktuk!”

Buna rağmen Re­sû­lul­lah, kendisi için ayrılan ganimeti almadı. Çünkü or­ta­da bir şüphe söz konusuydu.

Nitekim Mekkeli müşrikler de bu hareketi dillerine doladılar ve dedikodu yapmaya başladılar: “Muhammed ve ashabı, haram ayı helâl saydı; onda kan döktüler, mal aldılar, adam esir ettiler.”

Bu dedikodular Medine’den de duyuldu.

Diğer taraftan, Medine’de bulunan Yahudiler de ileri geri konuş­tular.

Bir taraftan, seriyyeye iştirak etmiş bulunan mücahitler, bu hareketlerinden dolayı üzüntü duyuyorlardı; diğer taraftan, Mekkeli müşrikler ve Medineli Yahudiler, ileri geri konuşuyorlardı. Peygamber Efendimiz ise, kendisine ay­rılan ganimeti kabul etmiyordu.

Bir müddet sonra Efendimize vahiy geldi ve meseleyi halletti. İlgili ayette şöyle buyruldu:

“Sana haram olan çarpışmanın hükmünden soruyorlar. De ki: ‘O ayda sa­vaş yapmak büyük günahtır. Fakat küfür ve inkârla insanları Allah yolundan çevirmek, Mescid-i Haram’da tavaf ve namazdan alıkoymak, Peygamber ve as­habını Mekke’den çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. ‘Allah’a ortak koşmak’ fitnesi, Müslümanların haram ayda yaptıkları savaştan da be­ter­dir. Ey mü’­minler! Kâfirlerin gücü yetse, sizi dininizden döndürünceye ka­dar sizinle savaşmaktan bir an bile geri durmazlar.”[7]

Seriyyeye iştirak etmiş olan mücahitler, bu ayet üzerine sıkıntı ve mânevî ızdıraptan kurtuldular. Peygamber Efendimiz de, kendisi için ayrılmış bulu­nan ganimet hissesini kabul etti. Müşrikler ise, esirleri için kurtuluş bedeli gön­derdiler. Esirlerden sadece Osman b. Abdullah, Mekke’ye gitti; diğer esir Ha­kem b. Keysan ise, Müslüman olup Medine’de kaldı.[8]

Hakem b. Keysan Nasıl Müslüman Oldu?

Burada, esirlerden Hakem b. Keysan’ın nasıl Müslüman olduğunu ibret na­zarlarına sunmakta fayda görüyoruz.

Mücahitler tarafından esir alınınca, Kumandan Abdullah b. Cahş, onun boy­nuna vurmak istemişti; fakat diğer sahabeler, “Hayır, Re­sû­lul­lah’a götüre­lim” diyerek, buna mani olmuşlardı. Böylece Hakem, boynunun vurulmasın­dan kurtulmuştu.

Medine’ye döndüklerinde onu Peygamber Efendimize götürdüler. Resûl-i Ekrem, Hakem’i Müslüman olmaya davet etti. Ancak o, menfi tavır takındı; hatta ileri geri konuşmaya başladı.

Bu konuşmalarından hiddete gelen Hz. Ömer, “Bunun Müslüman olacağı yok Yâ Re­sû­lal­lah! Müsaade et, boynunu vuralım!” diye konuştu.

Resûl-i Ekrem, bu teklifi kabul etmedi ve Hakem’i tekrar tekrar İslam’a da­vet etti. Sonunda Hakem, “İslam nedir?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “İslam, şeriki olmayan bir Allah’a iman ve ibadet, Muham­med’in de O’nun kulu ve resûlü olduğuna şehâdet etmendir” buyurunca, Ha­kem, “Müslüman oldum!” diyerek kelime-i şehâdet getirdi.

Resûl-i Ekrem de, sahabelere dönerek, “Eğer sizin, onun hak­kındaki görü­şü­nüze uyup onu öldürseydim, cehenneme girmiş, git­mişti!”[9] diyerek hepi­mi­ze ölçü olacak dersini verdi.

Hz. Re­sû­lul­lah’ın İslam’a davetteki temennisi, sabrı ve sebatı, işte bir insanı böy­lesine cehennemden kurtarıp, sahabelik gibi şerefli bir makama yükselti­yordu.


[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 8-9.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 251; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 9.
[3] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 248-249; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 9-10.
[4] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 878.
[5] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 252; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 10.
[6] İbn Hişam, a.g.e., c. 2, s. 252; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 10.
[7] Bakara, 217.
[8] İbn Hişam, Sîre, c. 2, s. 255; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 11.
[9] İbn Sa’d, Tabakat, c. 4, s. 137-138.

Okumaya Devam Et

Kabileleri İslama Davet, Akabe Biatları ve Medineye Hicret

Hicretin Birinci Senesinin Mühim Bazı Hâdiseleri

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

Ashaptan Es’ad b. Zürâre ile Gülsüm b. Hidm’in Vefatı

Gülsüm b. Hidm, ensarın ileri gelenlerindendi. Oldukça yaşlanmıştı. Mes­cid-i Nebevî yapıldığı sırada Kuba’da vefat etti.[1]

Hz. Gülsüm b. Hidm, Hicret’ten önce Müslüman olmuştu. Resûl-i Kibriya Efendimizi hicret esnasında Kuba’­da evinde misafir et­me şerefine ermişti. Pey­gam­be­ri­miz, on dört gün kadar evinde kalmıştı.

Es’ad b. Zürâre Hazretleri, Akabe Biatında Resûl-i Ek­rem Efendimizle görü­şen altı zâttan biri idi. Son Âkabe Bîatında ensarı temsilen seçilen dokuz tem­silcinin arasın­da o da yer alıyordu.

Es’ad Hazretleri de, Gülsüm b. Hidm’in vefatından kısa bir zaman sonra ve­fat etti. Resûl-i Ekrem Efendimiz, vefatı esnasında yanında bulunuyordu. Onu yıkadı, kefenledi ve cenaze namazını kıldı. Sonra da onu Medine kabristanı olan Bâkî’ye defnetti. Bâkî Kabristanı’na ensardan ilk def­ne­dilen zât, Es’ad b. Zürâre Hazretleridir.[2]

Abdullah b. Zübeyr’in Dünyaya Gelişi

Hicret’in 1. yılının, muhacir Müslümanları sevindiren bir başka hadisesi, Hz. Zübeyr b. Avvam’ın Abdullah adın­da bir çocuğunun dünyaya gelişidir. Hz. Abdullah, Medine’de muhacir Müslüman aileleri içinde doğan ilk çocuk­tur. Annesi, Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Esmâ, Kuba köyünde onu dünyaya getir­miştir.

Abdullah’ın doğumu, muhacir Müslümanları son derece sevindirdi. Zira Ya­hudiler onlara, “Biz, sizi sihirledik! Bundan böyle siz­den erkek çocuk dün­yaya gelmeyecektir” diyorlardı.

Muhacirler de bundan fazlasıyla üzüntü duyuyorlardı.

Abdullah’ın dünyaya geldiğini duyar duymaz, Yahudilerin bu sözleri ya­lan­ladığından dolayı, tekbirler getirerek sevinçlerini izhar ettiler.

Ona “Abdullah” ismini bizzat Peygamber Efendimiz ver­di.


[1] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 3, s. 1328.
[2] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 612; İbn Abdi’l-Berr, a.g.e., c. 3, s. 1328.

Okumaya Devam Et

Trending

Copyright © 2021 - İslam.net.tr - İslam Arşivi - İslami Site