Bizimle iletişime geçin

Bedir Savaşı ve Sonrası

Şâir Ka’b Bin Eşref’in Öldürülmesi

Bu içerik

yayınlandı

(Hicret’in 3. senesi / Milâdî 624)

Ka’b b. Eşref, muhteris bir Yahudi, meşhur bir şâirdi. Bil­hassa muhteşem Be­dir muzafferiyetinden sonra, kıskançlık ve düşmanlığından Pey­gam­be­ri­miz ve Müslümanları hicveder dururdu. Mekke’ye giderek de müşrikleri Müslü­ma­n­lara karşı tahrikte bulunur, Bedir’de öldürülen müşrikler için mersiyeler dü­zerek onların intikam ve düşmanlık hislerini kabartmaya çalışırdı. Me­di­ne’de ise, Müslümanların kız ve hanımlarına dil uzatacak kadar küstahlık gös­terirdi.

Şiir ve hitabetin Arap hayatında büyük rol oynadığından daha evvel bah­set­miştik. O günün şiir ve hitabeti bugünün matbuatı seviyesinde tesir icra edi­yor­du. Dolayısıyla bu Yahudi şâirin İslam düş­manlığı yalnız kendisine âit kal­mı­yor, etrafa da sirayet ediyordu. Bu bakımdan, Resûl-i Ekrem, bu menhus ada­mın şiirleri üzerinde fazlasıyla duruyor, önüne geçmek için çareler arı­yor­du.

Ka’b’ın, yalnız şiirleriyle İslam düşmanlığı yapmakla iktifa etmediğini, hat­ta Pey­gam­be­ri­mizin vücudunu ortadan kaldırmak için menfur bir plânla sui­kast tertiplediğini bile, kaynaklardan öğreniyoruz.

Böyle bir adamın vücudu, İslamiyet için mahza zarardı. Bu bakımdan da yok edilmesi gerekiyordu.

Bu işi Resûl-i Ekrem’in müsaadesiyle ashaptan Muhammed b. Mes­leme, iki üç arkadaşıyla üzerine aldı. Bir ge­ce vakti evine giderek onu öldürdüler.[1]

Ka’b b. Eşref gibi şöhret sahibi birinin öldürülmesi, Yahudiler ara­sında bü­yük bir panik meydana getirdi. Kabilesinden bazıları Hz. Re­sû­lul­lah’ın huzu­runa çıkarak, Ka’b’ın masum olduğunu, öldü­rülmeyi haketmediğini şikayet suretinde arz ­edince, aldıkları cevap şu oldu:

“O, bizi hicv ve Müslümanlara (diliyle) eziyet etti; müşrikleri de bizimle har­be, bizimle uğraşmaya teşvik etti.”[2]

Bu hadiseden sonradır ki tarihte fitne ve fesat çıkarmakla meş­hur olan Ya­hudiler, bir nebze de olsa Peygamber Efendimize ve Müs­lümanlara karşı hür­metkâr ve yumuşak davranmaya başladılar. Açıktan açığa hakaret ve tahrikte bulunmadılar, ama adeta kan­larına karışmış bozgunculuk mesleklerinden gizli veya âşikâr hiçbir zaman da vazgeçmediler.

GATAFAN GAZÂSI

(Hicret’in 3. senesi Rebiülevvel ayı)

Bedir Zaferi, Pey­gam­be­ri­mizle sulh antlaşması akdetmemiş bulunan civar Arap kabilelerini de kara kara düşündürüyordu. Büyük kuvvet kazanmış bu­lunan Müslümanların bir gün kendilerinin de kapısını çalabileceği en­dişesini taşıyorlardı. Bu bakımdan, Bedir Harbi’nden sonra etraftaki Arap kabilelerinde bir ha­re­ket göze çarpar. Bu hareketlenme sonucu cereyan eden gazâlardan biri de, Gatafan veya Enmar Gazâsı’dır.

Benî Muharib yiğitlerinden sayılan Haris oğlu Du’sur (diğer nâmıyla Gav­res), Gatafan kabilesine mensup Sa’lebe ve Muharipoğullarından çok sa­yıda adam toplayarak Medine üzerine baskın düzenlemeye karar verdi. Mak­sat; gü­ya, Müslümanlara gözdağı ver­mek ve bir de Medine civarında bulabi­lirse bir şey­ler yağmalamak.[3]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, durumu derhal haber aldı. Medine’de yerine ve­kil olarak Hz. Osman b. Affan’ı bırakarak, aralarında atlıların da bulunduğu dört yüz elli kişilik bir kuvvetle çapulcu müşrikler üzerine yürüdü. Ancak Pey­gam­be­ri­mizin gelmekte olduğunu duyan yağmacılar, kaçıp tepelere sığın­mış­lardı. O anda kimse görülmedi. Sadece Sa’lebeoğullarından Cabir adında biri esir edildi. Durum kendisinden öğrenildi. Daha sonra İslam’a davet edil­di. O da icabet edip Müslüman oldu.[4]

Gavres’in Suikast Teşebbüsü

Çapulcuların tepelere sığındığını öğrenen Peygamber Efendimiz, bir müd­det burada beklemeyi uygun gördü. Bek­leme esnasında bir ara sağanak ha­linde yağmur yağdı. Efendimizin elbiseleri ıslandı. Kuruması için elbiselerini çıkarıp bir ağacın dalına astı. Kendisi de istirahat maksadıyla ağacın altına yanı üzerine uzanıverdi.

Baskın düzenlemek isteyenler, tepeden Resûl-i Ekrem’i göz­lüyorlardı. Pey­gam­be­ri­mizin, zırhını çıkarıp ağacın altına istira­hate çekildiğini, yanında da kimselerin bulunmadığını fark edince, heyecan ve sevinç içinde reisleri Gav­res’e haber verdiler:

“İşte, eline bir daha geçmez bir fırsat! Muhammed, ashabının yanından ay­rılıp tek başına kaldı. Ashabı gelip onu korumaya çalışıncaya kadar biz işini hallederiz!”

Gavres, derhal harekete geçti. Kimse görmeden, tam Peygamber Efendimi­zin başı üzerine geldi. Yalın kılıç elinde olduğu halde:

“Kim, seni benden kurtaracak?” dedi.

Resûl-i Ekrem, “Allah!” dedi; sonra da şöyle dua etti:

“Allahım! Beni onun şerrinden koru!”

Gavres, birden iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yedi. Kılıç elinden düş­tü ve kendisi de yere yuvarlandı.

Bu sefer Fahr-i Âlem Efendimiz kılıcı eline aldı ve “Şim­di seni kim kurtara­cak?” dedi.

Gavres, “Hiç kimse!” dedi; sonra da, “Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de O’nun Re­sûlüdür. Artık bundan sonra hiçbir za­man senin aleyhinde kimseyi toplamayacağım” diye konuştu.

Bunun üzerine Resûl-i Zîşan Efendimiz, Gavres’i affetti. Gavres, giderken bir ara Resûl-i Ekrem Efendimize döndü ve “Vallahi, sen benden hayırlısın!” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Elbette, ben buna senden daha lâyı­ğım” buyurdu.

Cesur ve pek cür’etkâr olan Gavres, kavmine dönünce, hayretler içinde, “Ne oldu sana, neden bir şey yapamadın?” diye sordular.

Gavres, onlara başından geçenleri anlattıktan sonra ilave etti: “Vallahi, ben şimdi insanların en iyisinin, en hayırlısının yanından geliyorum!”[5]

Bir ay kadar süren seferden sonra, Resûl-i Kibriya Efen­dimiz, Medine’ye ge­ri döndü.[6]

KARDE SERİYYESİ

(Hicret’in 3. senesi Cemaziyelâhir ayı)

Peygamber Efendimizin etrafa hâkim olması üzerine, müşrikler, ticaret yol­larını değiştirmek mecburiyetinde kalmışlardı. Sahil yoluyla Şam ticareti teh­li­keye düştüğün­den, Irak yoluyla Şam’a gitmeyi daha uygun ve emin bul­muş­lardı.

Hazırladıkları bir kervanı bu yolla Şam’a göndermişlerdi. Kervan­la birlikte gidenlerin içinde, Ku­reyş’in ileri gelenlerinden Saf­van b. Ümeyye ile Abdullah b. Ebî Rebîa da vardı.

Kaderin cilvesi bu… Tam o sırada müşriklerden biri Medine’ye geldi ve Ya­hu­dinin birinin evinde misafir kaldı. Kim bilir, onunla Müslümanlar aley­hinde hangi plânı kur­mak veya müşriklerin aldık­ları hangi kararı veya tertip­le­dikleri hangi plânı iletmek için gel­miş­ti? İçtiler, konuş­tu­lar, eğlendiler. Bu arada müş­rik, farkında olma­dan, bahsi ge­çen kervanın Irak yoluyla Şam’a gönderildiğini ağ­zın­dan kaçırdı. Tam bunu anlatırken oradan ashaptan Salit b. Nu­man geçi­yor­du. Haberi duydu ve derhal Hz. Re­sû­lul­lah’­ın huzuruna vara­rak durumu kendilerine arz etti.

Mevsim, kış idi.

Peygamber Efendimiz, yüz kişilik bir süvari kuvveti ha­zır­ladı. Kumanlığa Zeyd b. Hârise Hazretlerini tayin etti. Pazardan köle ola­rak satın alınan, son­ra­dan Pey­gam­be­ri­mizin evlatlık edindiği Zeyd, şimdi yüz kişilik bir sahabe müf­rezesinin kumandanı olmuştu. Bu, İslam’ın vazife ver­me­de, makam ve mevki sahibi kılmada, fa­kir zengin, köle efendi gözetmeden tatbik ettiği adalet ve liyakat pren­sibinin şaheser bir misâlidir!

Seriyyenin teşkil maksadı, kervanı yakalamaktı.

Zeyd b. Hârise, emrindeki kuvvetle yola çıktı ve Ku­reyş kervanının önünü kesti. Kervandakiler, beklemedikleri bir hadiseyle karşı karşıya kalmışlardı. Bu durumda tabana kuvvet kaçmaktan başka çareleri yoktu. Öyle yaptılar. Her şeylerini de, canlarını kurtarmak uğruna geride bıraktılar.

Zeyd Hazretleri, sahipsiz kalan malları alıp Medine’ye, Resûl-i Ekrem Efendimize getirdi. Beşte biri Beytü’l-Mâl’e ayrıldıktan sonra geri kalan beşte dördü seriyyeye katılan mücahitler arasında bölüştürüldü.

Bu arada, kervan kılavuzu Furât b. Hayyan da esir alınmıştı. Me­dine’ye ge­lince, Müslüman olduğu takdirde serbest bırakılacağı teklif edildi. Müslüman oldu ve kurtuldu.[7]

Peygamber Efendimiz, bu muvaffakiyetinden dolayı Zeyd b. Hârise’yi, “Seriyye kumandanlarının en hayırlısı, Zeyd b. Hârise’dir” buyurarak tebrik ve takdir etti.[8]

Bu seriyye, kumandanına izafeten Zeyd b. Hârise Se­riy­ye­si adıyla da anı­lır.


[1] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 58-59; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 33.
[2] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 34.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 34.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 34.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 35; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 365; Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 81; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 161.
[6] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 46; Taberî, Tarih, c. 3, s. 2.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 36.
[8] Suyutî, Camiü’s-Sağir, c. 2, s. 10.

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bedir Savaşı ve Sonrası

Peygamberimizin Yeni Evlilikleri

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

(Hicret’in 3. senesi Şâban ayı)

Uhud Savaşı’ndan iki ay kadar önceydi.

Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafsa’yla evlendi.

Resûl-i Ekrem Efendimize peygamberlik vazifesi verilmeden önce dünyaya gelen Hz. Hafsa, daha önce Hu­neys b. Huza­fe’yle (r.a.) evlenmişti. Huneys ve­fat edince Hz. Hafsa dul kalmıştı.[1]

Hz. Ömer, kızını evvela münasip bir dille Hz. Osman’a, ondan müspet ce­vap alamayınca da Hz. Ebû Bekir’e vermek istemişti. Ancak o da bu isteğine müspet veya menfi hiçbir cevap vermemişti.

Bu durum karşısında üzülen Hz. Ömer, Resûl-i Ekrem Efendimize başvura­rak olup bitenleri anlattı. Hz. Ömer’in gönülden arzusunu fark eden Peygam­ber Efendimiz, kendisini daha fazla üzüntü içinde bırakmak istemedi ve “Ben, sana Osman’dan daha hayırlı bir damat, Osman’a da senden hayırlı bir kayın­peder söyleyeyim mi?” diye sor­du. Hz. Ömer, “Söyleyin yâ Re­sû­lal­lah!” de­yin­ce, Resûl-i Ekrem, “Sen, kızın Hafsa’yı ba­na nikâhlarsın; ben de kızım Üm­mü Gülsüm’ü Osman’a nikâhlarım!”[2]buyurdu.

Hz. Ömer’i bu teklif fazlasıyla sevindirdi ve derhal kabul etti. Böylece Pey­gamber Efendimiz, Hz. Hafsa’yı Ez­vac-ı Tâhi­rat arasına alırken, kızı Hz. Üm­mü Gülsüm’ü de Hz. Osman’a nikâhladı. Hz. Osman, daha önce de, Pey­gam­be­ri­mizin vefat eden kızı Hz. Ru­kiy­ye ile evliydi. Hz. Üm­mü Gül­süm’le ev­lenince kendisine “Zin­nu­reyn [İki Nur Sahibi]” lakabı verildi.

PEYGAMBERİMİZİN, HUZEYME KIZI HZ. ZEYNEB’LE EVLENMESİ

Huzeyme kızı Hz. Zeyneb’in kocası Ubeyde b. Hâris, Bedir Muharebesi’nde yaralanmış ve bu yaranın neticesi olarak Safra denilen mevkide vefat etmişti. Bu sebeple Hz. Zeyneb dul kal­mıştı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kocasını İ’lây-ı Kelimetullah uğrunda şehit veren bu muhterem kadını, Hicret’in 3. senesi Ramazan ayında zevceliğe alarak şe­reflendirdi.

Hz. Zeyneb, fakirleri ve yoksulları beslediği, onlara çok acıyıp merhamet et­tiği için “Ümmü’l-Mesakin [Yoksullar Annesi]” diye ta­nınırdı.

Hz. Zeyneb, Peygamber Efendimizin yanında üç ay kadar kaldıktan sonra otuz yaşında iken vefat etti. Cenaze na­ma­zını bizzat Resûl-i Kibriya Efendimiz kıldırdı. Bâkî Kabristanı’na defnedildi.[3]

HZ. HASAN’IN DÜNYAYA GELİŞİ

Hicret’in 3. yılında Resûl-i Ekrem Efendimizi sevindiren bir hadise daha vuku buldu: Torunu Hz. Hasan dünyaya geldi. Hz. Hasan, Pey­gam­be­ri­mize to­runları arasında en çok benzeyeni idi. Bu sebeple, annesi Hz. Fâtıma onu se­ver­ken, “Re­sû­lul­lah’a benzeyen yavrum!” derdi.[4]

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, torunları Hz. Hasan ile Hüseyin’i son de­re­ce severdi. Onları zaman zaman omuzlarına alıp taşır ve “Onlar benim dün­ya­da öpüp kokladığım iki reyhanımdır (güzel kokan bir çiçek, fesleğen)”[5]bu­yur­du.

Yine Hz. Hasan’ı zaman zaman omuzuna alıp gezdirir ve “Allahım! Ben onu seviyorum; Sen de sev; onu seveni de sev!”[6]derdi.


[1]İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 81.
[2]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 82-83.
[3]İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 296-297; İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 115; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 4, s. 1853.
[4]Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 283.
[5]Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 323.
[6]Buharî, Sahih, c. 4, s. 217.

Okumaya Devam Et

Bedir Savaşı ve Sonrası

Hicretin İkinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

Ramazan Orucunun Farz Kılınması

Ramazan orucu, kıblenin Kâbe tarafına çevrilişinden bir ay sonra, Pey­gam­be­ri­mizin Medine’ye hicretinin 18. ayının başlarında, Şâban ayında farz kılındı. Bu hususta indirilen ayetlerde meâlen şöyle buyruldu:

“Ey iman edenler! Sizden önceki(ümmet)lere farz kılındığı gibi, size de —takvaya eresiniz, nefsinize hâkim olasınız diye— oruç, farz kılındı.

“Ramazan ayı öyle bir aydır ki insanlara doğru yolu gösteren, açık ayetleri kendisinde toplayan, hak ile bâtılı ayırt eden Kur’an, onda indirildi.

“O halde, sizden her kim o aya erişirse, onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta olur yahut seferde bulunursa, tutmadığı günler sayısınca başka günlerde kaza et­sin.

“Allah, size kolaylık diler, güçlük dilemez. Bu da, o sayıyı ikmâl ve size olan hidayetine karşı Allah’ı tekbir etmeniz içindir. Gerek ki şükredersiniz!”[1]

Ramazan orucu, İslam dininin beş şartından birisidir.

İbni Ömer (r.a.), Re­sû­lul­lah Efendimizin bu hususta şöyle buyurduğunu bil­dirir:

“İslam beş şey üzerine kuruldu: Allah’tan başka ilâh ol­ma­dığına ve Mu­ham­­med’in O’nun Resûlü olduğuna şe­hâ­det getirmek, namaz kılmak, zekât ver­mek, haccetmek, Ra­mazan orucunu tutmak.”[2]

Sadaka-i Fıtr’ın Vacip Kılınması

Bu senenin Ramazan ayının sonlarına doğru sadaka-ı fıtr vermek vacip oldu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, küçük büyük, hür köle, erkek kadın her zengin Müslüman için kuru hurmadan bir sa’ (1040 dirhem)[3]veya arpadan bir sa’ veya kuru üzümden bir sa’ veya buğdaydan bir müd (yarım sa’) fıtır sadakası ayrılıp, bunun bayram namazından önce yoksullara verilmesini emretti.

İlk Bayram Namazının Kılınması

Şevvâl hilâli görülüp, sabahleyin güneş yükselince, Resûl-i Ekrem Efendi­miz, oruçlarını açmalarını ve bayram namazına çıkmalarını Müslümanlara em­retti. Sonra da onlarla birlikte bayram namazı kılmak üzere musallaya [namaz­gâha] çıktı. Hutbeden önce, ezansız ve kametsiz ola­rak cemaatle bayram na­mazı kılındı.

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, Medine’ye teşrif buyurdukları zaman, Me­dinelilerin iki mahallî bayramı vardı. Peygamber Efendimiz onlara, “Allah Teâlâ, size onlardan daha hayırlı olmak üzere Fıtır (Ramazan) ve Kurban Bay­ramı günlerini verdi” buyurdu.[4]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bayram namazlarını namaz­gâh­ta kılardı. Me­dine’nin namazgâhı, şehrin şark kapısı üzerindeydi.

Peygamber Efendimiz, bayram namazı kılmak üzere namazgâha yürüyerek giderdi. Bayram namazına bir yoldan gider, başka bir yoldan dönerdi. Rama­zan Bayramı namazına çıkmadan önce bir şeyler yerlerdi. Ekseriya bunlar bir­kaç hurma olurdu.

Zekâtın Farz Kılınması

Zekât, Hicret’in 2. yılında Ramazan orucunun farz kılınmasından ve fıtır sa­dakasının vacip kılınışından sonra farz kılındı.

Zekât, zengin Müslümanların yıldan yıla belli ölçüsüne göre mal­larının bir kısmını zekât niyetiyle ayırıp lâyık olanlara vermelerin­den ibaret mâlî bir iba­dettir.

Zekât, İslam dininin beş temel esasından biridir. Kur’an-ı Kerim’le (Nur, 56; Müzzemmil, 20; Hac, 78; Bakara, 110) emredilmiş­tir. Kur’an-ı Kerim’de 32 yer­de namazla birlikte zikredilmiştir.

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Her gün, her sabah, iki melek inip birisi, ‘Yâ Rab! Zekât ve sadakasını vere­rek, malını (Allah rızası için) harcayana, harcadığının yerine yenisini ver’ der. Diğeri de, ‘Yâ Rab! Zekât ve sadaka hakkını ödemeyerek malını sıkanın da ma­lını telef et’ der!”[5]

Hz. Rukiyye’nin Vefatı

Peygamber Efendimizin Hz. Osman’la evli kerimeleri Hz. Rukiyye, Bedir Se­feri sırasında hastalanmıştı. Hz. Os­man, Peygam­ber Efendimizin emriyle ona bakmak üzere Medine’de kalmış, Bedir’e gidememişti. Zeyd b. Hârise Haz­retleri, Bedir Zaferi’nin haberini Medine’ye getirdiği sırada Hz. Rukiyye ve­fat etmişti.

Onu Ümmü Eymen yıkadı. Hz. Osman cenaze namazını kıldırdı ve Bâkî Kab­ristanı’na defnetti.

Hz. Rukiyye, Resûl-i Ekrem Efendimiz 33 yaşlarında bulundukları sırada, Hz. Zeyneb’ten sonra doğan kerimeleridir. Annesi Hz. Hatice’yle birlikte Müs­lüman olmuştu. Daha sonra Hz. Osman’la evlenmişti. Hz. Osman, onunla bir­likte Habeşistan’a hicret etmişti. Re­sûl-i Ekrem Efendimiz, onların beraber hic­ret ettiklerini görünce, “Osman, Lût’tan (a.s.) sonra, Allah yolunda, ailesiyle birlikte hicret edenlerin ilkidir” buyurmuştu.[6]

Ebu’d-Derdâ’nın Müslüman Olması

Ebu’d-Derdâ Uveymir b. Sa’lebe, Bedir Seferi sırasında Müslüman oldu. Şöyle ki:

Abdullah b. Ravaha (r.a.), öteden beri Ebu’d-Derdâ’nın kar­deşliği idi. Bir gün, eline keseri alıp Ebu’d-Derdâ’nın evindeki putunu kır­dı. Ebu’d-Derdâ evine dön­düğü zaman, hanımı durumu ona haber verdi. Bu­nun üzerine Ebu’d-Der­dâ dü­şünmeye başladı ve kendi kendine, “Eğer, bu putta bir hayır olsaydı, kendisini korurdu!” diye konuş­tu. Sonra da Müslüman olmak için Pey­gam­be­ri­mizin ya­nına git­ti.

Abdullah b. Ravaha, uzaktan geldiğini görünce, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ge­len, Ebu’d-Derdâ’dır. Herhalde bizi görmeye geliyor!” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “O, Müslüman olmak için geliyor. Çünkü Rab­bim, Ebu’d-Derdâ’nın Müslüman olacağını bana bildirmişti!” buyurdu.

Huzura varan Ebu’d-Derdâ, orada Müslüman oldu. Ev halkı, kendisinden önce Müslüman olmuşlardı.[7]

Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’nin Evlenmesi

Hz. Fâtıma, Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’ye teşriflerinden beş ay sonra Receb ayında Hz. Ali’yle nikâhlandı. Hicret’in 2. yılında Bedir Ga­zâsı’ndan sonra Zilhicce ayında evlendiler.

Hz. Fâtıma, Resûl-i Kibriya Efendimizin en küçük kızı ve kızlarının en sev­gi­lisi idi. Peygamber Efendimiz, bir gazâdan veya bir seferden geldiği za­man ilk önce mescide gidip iki rekât namaz kılar, sonra Hz. Fâtıma’ya uğrar, daha sonra da Ezvac-ı Tâhirat’ın ya­nı­na giderdi.[8]

Hz. Âişe (r.a.) der ki:

“Ben, Fâtıma kadar, sözü ve konuşması Re­sû­lul­lah’a benzeyen bir kimse görmedim. Fâtıma girdiği zaman, Re­sû­lul­lah onu şefkatle karşılar, ‘Hoş geldin’ diyerek selamlardı. Ben, Fâtıma’dan daha doğ­ru sözlü bir kimse de gör­me­dim.”[9]

Hz. Fâtıma’nın (r.a.) yürüyüşü de Nebiyy-i Muhterem Efendimizin yürüyü­şüne pek benzerdi.

Bir gün, Hz. Âişe’ye, “İnsanların, Re­sû­lul­lah’a en sevgili olanı kim­di?” diye soruldu.

Hz. Âişe, “Fâtıma idi” dedi.

“Erkeklerden kimdi?” diye sorulunca da, “Fâtıma’nın kocası” ce­vabını ver­di.[10]

Pey­gam­be­ri­mizin, Kızı Hz. Zeyneb’i Mekke’den Getirtmesi

Bedir esirleri arasında Pey­gam­be­ri­mizin damadı ve Hz. Zey­neb’­in kocası Ebû Âs b. Rebî’de bulunuyordu. Bedir Harbi esirleri konusunda bahsettiğimiz gibi, Ebû Âs serbest bırakılınca Mekke’ye gitti. Daha önce Hz. Zeyneb’in hicret etmesine mani olan Ebû Âs, bu sefer kendisini serbest bıraktı.

Resûl-i Kibriya Efendimiz de, Bedir Harbi’nden bir ay veya bir aya yakın bir zaman sonra Zeyd b. Hârise ile ensardan bir zâtı gön­dererek Hz. Zeyneb’i Mekke’den getirtti.[11]

Muhacir Müslümanlardan Osman b. Maz’un’un Vefatı

Bâkî Kabristanı’na, muhacir Müslümanlardan ilk defnedilen bir zâttır.

İlk Kurban Bayramı Namazının Kılınması

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Zilhicce’nin dokuzunda Se­vik Gazâsı’ndan dö­nerek Medine’ye kavuşmuştu. Ertesi günü, yani Zilhicce’nin onuncu günü Müslümanlarla birlikte na­mazgâha çıktı. Ezansız ve kametsiz olarak iki rekât Kurban Bayramı namazı kıldırdı. Namazdan sonra bir hutbe irad etti. Bu hut­be­lerinde, kurban kesmelerini Müslümanlara emretti. Kendileri de iki kur­ban kesti. Satın aldığı semiz, boynuzlu beyaz koçtan birini keserken, “Allahım! Bu, senin birliğine ve senden bana gelenlere şe­hâ­det eden bütün ümmetim nâmı­nadır” dedi. İkincisini keser­ken ise, “Allahım! Bu da, Muhammed ve Mu­hammed’­in ev halkı içindir” buyurdu. Bundan, ken­dileri, ev halkı ve yoksullar yediler.[12]

İslam’da ilk Kurban Bayramı budur!


[1] Bakara, 183-185.
[2] Buharî, Sahih, c. 1, s. 11.
[3] Bir dirhem, üç gramdır.
[4] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 103.
[5] Buharî, Sahih, c. 2, s. 120.
[6] İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 36-37.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., c. 7, s. 391.
[8] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 4, s. 1895.
[9] Taberî, Tarih, c. 2, s. 290-292.
[10] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 248-249.
[11] Taberî, Tarih, c. 2, s. 290-292.
[12] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 248-249.

Okumaya Devam Et

Bedir Savaşı ve Sonrası

Benî Kaynuka Gazâsı

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

(Hicret’in 2. senesi Şevvâl ayı / Milâdî 624)

Müslümanların Bedir Harbi’nden parlak bir muzafferiyetle çıkmaları, Me­dine’deki Yahudilerin endişelerini büsbütün ar­tırdı. Pey­gam­be­ri­mizle arala­rında sulh antlaşması bulunmasına rağmen gizliden gizliye bozgunculuğa ve kış­kırtıcılığa başladıkları göze çarpıyordu. Peygamber Efen­dimiz, her şeye rağ­men, ehl-i kitap oluşlarından dolayı kendilerine müsamahalı davranıyordu. An­cak onlar hal ve hareketleriyle bu insanî muamelelere lâyık olmadıklarını açık­ça gösteriyorlardı. Şâirleri, Pey­gam­be­ri­mizi hicvediyor, Müslümanları kü­çük düşürücü mısralar düzüyorlardı.

Daha önce bahsi geçtiği gibi, Medine’de üç Yahudi kabilesi vardı: Benî Ku­rayza, Benî Nadîr ve Benî Kaynuka… İç­lerinde en çok fitne ve fesat çıkaran ve en cür’etkârı olan, Benî Kaynuka idi. Kuyumculukla meşgul olurlardı. Bu ba­kım­dan oldukça da zengin sayılırlardı. Bunların da diğer Yahudi kabileleri gibi Pey­gamber Efendi­miz­le anlaşmaları vardı. Müslümanlara karşı herhangi bir harekete kalkışmayacaklarına, bir dış taarruz karşısında Müslümanlarla be­raber Medine’yi müdafaa edeceklerine ve ne suretle olursa olsun birbirlerinin düşmanlarına yardım etmeyeceklerine dair sözleşmişlerdi. Ancak onlar, gözle görülür tarzda açık açık kışkırtıcılık, Müslümanlar arasına fitne fesat düşür­meye çalışma, her vesileyle Ku­reyş müşrikleriyle iş birliği yapma gibi uygun­suz hareketleriyle bizzat anlaşmayı bozmuş oluyorlardı. Bu arada meydana ge­len çirkin bir hadise ise, bardağı taşıran son damla oldu. Şöyle ki:

Medineli ensardan bir zâtın hanımı, yüzü örtülü olduğu halde, bir Yahudi kuyumcunun dükkânına ziynet eşyası almak maksadıyla girer. Yahudiler, ka­dının yüzünü açmaya çalışırlar, ancak kadın kapalı oturmakta ısrar eder. Der­ken, Yahudinin biri, kadına hissettirmeden, arkasından, elbisesinin eteğini bir dikenle beline iliştirir. Kadın ayağa kalkınca eteği açılıverir. Hazır bulunan Ya­hudiler eğlenerek kahkahayla gülerler. Bu hal karşısında kadın feryadı basar. Oradan geçmekte olan bir Müslüman, çığlığı duyunca kadının imdadına koşar. Müslü­manla Yahudi boğaz boğaza gelirler ve sonunda Müslüman, Yahudiyi öldürür. Bunu gören oradaki Yahudiler de Müslü­manın üzerine çullanarak onu şehit ederler.[1]Böylece, Yahudilerle Müslümanlar arasında kan dökülmüş olur. Hadiseye sebebiyet verenler, Yahudilerdi. Haliyle, verdikleri sözlere ay­kırı hareket ederek bizzat kendi elleriyle yapılan anlaşmayı da ihlâl etmiş olu­yorlardı.

Şehit edilen Müslümanın akrabaları, bu hususta yardım talebinde bulu­nun­ca, Peygamber Efendimiz, Benî Kaynuka Yahudilerini bir araya topladı. Ken­di­le­rini İslam’a davet etti. Şımarık hareketlerine son vermeleri gerektiğini, aksi tak­dirde Bedir’de müşriklerin uğradıkları âkıbete kendilerinin de uğraya­bi­le­ceklerini anlattı. Fakat dessas Yahudiler, Efendimizin bu konuşmasını ala­ya alıp, “Ey Muhammed! Sen muharebe nedir bilmeyen kimselerle çarpışıp ga­lip gel­mene aldanıp güvenme! Biz onlar gibi değiliz; savaşmayı çok iyi bili­riz. Eğer bizimle çarpışmayı göze alırsan, o zaman bizim nasıl adamlar oldu­ğu­mu­zu anlardın!”[2]diye küstahça cevap verdiler, sonra da dağıldılar.

Benî Kaynuka Yahudilerinin bu kibir ve gurur dolu sözleri üzerine inen ayet-i kerime, âkıbetlerini şöyle ilan etti:

“Ey Resûlüm! O kâfir olan Yahudilere de ki: ‘Siz muhakkak mağlup olacak­sınız ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz. O cehennem ne kötü bir yer­dir!’”[3]

Aynı hadiseyle ilgili olarak nâzil olan bir başka ayet-i kerime ise, Pey­gam­be­ri­mize, ahdini bozan bu Yahudilerle çarpışmaya izin verdi: “Eğer seninle muahede yapan bir kavimden de sözleşmeye aykırı bir hainlik alâmeti duyar­san, savaş yapmadan önce ahitlerini reddettiğini doğruca kendilerine ilan et. Çünkü Allah hainleri sev­mez!”[4]

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, kesin kararını verdi: Benî Kaynuka Yahudileri üzerine gidilecekti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu kararını verdikten sonra Medine’de yerine Lü­bâbe b. Abdi’l-Münzir’i vekil tayin etti ve beyaz sancağını da Hz. Hamza’ya vererek Kaynukaoğulları üzerine yürüdü.

Bu Yahudilerin, kuvvetli ve sağlam bir kalesi vardı. Pey­gam­be­ri­mizin üzer­lerine gelmekte olduğunu duyunca oraya çekildiler. Resûl-i Ekrem onları mu­hasara altına aldı. On beş gün süren muhasara sonunda teslim olmaya mecbur kaldılar. Peygamber Efendimiz, tek tek ellerinin bağlanmasını emir buyurdu. Elleri bağlandı.[5]

Abdullah b. Übey’in Pey­gam­be­ri­mize Müracaatı

O sırada Kaynukaoğullarının müttefiki bulunan münafıkların reisi Abdul­lah b. Übey b. Selûl çıkageldi. Pey­gam­be­ri­mizin yanına vararak, “Yâ Muham­med! Benim müt­tefiklerime lütuf ve iyilik et” diye konuştu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu münâfığın sözlerini duymaz­lıktan geldi. Bu­nun üzerine Abdullah b. Übey aynı sözlerini tekrarladı:

“Yâ Muhammed! Benim müttefiklerime lütuf ve iyilik et!”

Peygamber Efendimiz bu sefer yüzünü çevirdi.

Fakat Abdullah b. Übey, aynı şeyleri tekrarlamaya devam etti.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

“Çözün onları. Allah, onlara ve onlarla birlikte olanlara lânet etsin!” bu­yur­du ve Kaynukaoğullarının öldürülmelerinden vazgeçip Medine’den Şam’a sü­rülmelerini emretti.[6]

Ubâde b. Sâmit’in Sözleri

Avfoğullarından Ubâde b. Sâmit de, öteden beri Kay­nu­kaoğulları Yahudile­ri­nin müttefiki idi. Onları bıraktır­mak için Peygamber Efendimizin yanına gelmişti. Efendi­miz­le Abdullah b. Übey arasında geçenleri görünce, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ben, Allah’ı, peygamberini ve mü’minleri dost tuttum. Şu kâ­firlerin müt­tefikliğinden ve dostluğundan uzaklaştım” diyerek Benî Kaynuka Yahudi­le­riyle olan müttefikliğini ve dostluğunu bıraktığını ilan etti.

Bunun üzerine inen ayette şöyle buyruldu:

“Ey iman edenler! Yahudileri de, Nasranîleri de kendinize yâr ve dost edin­meyiniz! Onlar ancak birbirlerinin dostlarıdır.[7]İçinizden kim onları dost edi­nir­se, onlardan olur. Şüphe yok ki Allah, o zalimler gürûhunu doğru yola çı­karmaz.”[8]

Kaynukaoğullarının Medine’den Çıkıp Gitmeleri

Resûl-i Ekrem Efendimizin asıl maksadı, Yahudilerin fitne ve fesadını Me­dine’den uzak tutmak, meydana getirecekleri tehlikelere mani olmaktı. Me­dine’den sürgün edilmeleriyle de bir bakıma bu gaye tahakkuk ediyordu.

Kaynukaoğullarına Medine’yi terk etmeleri için tanınan süre üç gün idi. Üç gün mühlet bitince, Şam’a doğru yola çıktılar. Vadi’l-Kurâ’ya gelince orada bir ay oturdular. Burada oturan Yahudiler, onların yayalarına binek ve kendilerine de yiyecek verdiler. Buradan da ayrılan Benî Kaynuka Yahudileri, Ez­ruat’a ka­dar gidip oraya yerleştiler. Çok geçmeden de nesilleri kesildi.[9]

SEVİK GAZVESİ

(Hicret’in 2. senesi 5 Zilhicce Pazar)

Kaynukaoğulları Yahudilerinden yedi yüz kişinin Medine’den sürgün edilmeleri, şehri büyük bir rahatlığa kavuşturmuştu. Pey­gam­be­ri­mizin bu ha­reketi, İslam’ın inkişafı bakımından oldukça önem taşıyan bir hadiseydi. Eğer fesat şebekesi durumunda olan bu Yahudiler, İslam’ın mer­kezi Medine’de bı­rakılmış olsalardı, Müslümanlara birçok haince plân tertipleyecekleri şüphe­sizdi. Sürgün edilmeleriyle bu fırsat ellerinden alınmış oluyordu.

Şehrin dâhilinde tam bir sükûn ve huzur hâkimdi.

Ancak hâricin emniyeti pek iç açıcı değildi. Ku­reyş müş­rikleri, Bedir mağ­lubiyetinin ağır acısını unutmamışlardı, unutmak da istemiyorlardı. Nitekim Ku­reyş ileri gelenlerinden bir­çoğunun öldürülmesiyle, Ebû Süfyan kendisini adeta Ku­reyş müşriklerinin reisi makamında görmeye başlamış ve Bedir mağ­lubiyetinin intikamını almak için harekete geçmişti. Pey­gam­be­ri­miz ve Müslü­manlardan intikam almadıkça kadınlara yaklaşmayacağına, koku sü­rün­me­ye­ceğine ve yıkanmayacağına ant içmişti.[10]

Bu andını yerine getirmek için, Ebû Süfyan, iki yüz kişilik bir süvari kuvve­tiyle Medine önlerine kadar sokuldu. Aslında bu kadarcık bir kuvvetle Müs­lü­manlara karşı çıkamayacağını kendisi de gayet iyi biliyordu. Sadece, yaptığı ye­mini yerine getirmek, sözünden caymış olmamak için buraya kadar çıkıp gelmişti.

Gece vakti, henüz Medine’de ikamet eden Yahudi kabilesi Benî Nadîr rei­si­nin yanına gitti ve ondan Müslümanlar hakkında birçok gizli malumat al­dı.

Daha sonra, Medine’ye üç mil kadar uzaklıkta bulunan Urayz adın­daki mev­kiye kadar sokulan müşrik kuvveti, burada sık bir hurmalık ve iki evi ate­şe verdiler. Bu arada tarlasında işiyle meşgul, müdafaasız, ensardan bir Müs­lü­manı, işçisiyle birlikte şehit ettiler.[11]

Bunları yapmakla sözünün yerine geldiğini kabul eden Ebû Süfyan, takip edilip yakalanma korkusundan, beraberindekilerle bir­likte süratle oradan uzaklaşarak Mekke’ye doğru yol aldı.

Resûl-i Ekrem baskını haber aldı. Ensar ve muhacirlerden iki yüz kişiyle, müşrik mütecavizleri takibe çıktı. Kim­seyle karşılaşmadı. Müş­riklerin süratle kaçıp gittikleri­ni öğrendi.

Müşrikler kaçarken beraberlerinde yiyecek olarak getirdikleri “sevik” de­ni­len kavrulmuş buğday ununu, torbalarıyla birlikte, ağır­lık yaptığı ve süratle uzaklaşmalarına mani olduğu için yollarda yer yer bırakmışlardı. Mücahit­ler, bu sevik torbalarını topladılar. Gazâ da adını buradan aldı.[12]


[1] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 51.
[2] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 50.
[3] Âl-i İmrân, 12.
[4] Enfâl, 58.
[5] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 29; Taberî, Tarih, c. 2, s. 297.
[6] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 29; Taberî, a.g.e., c. 2, s. 297.
[7] “Gayrimüslimlerle dostluk ve münasebet kurmakta ölçü nedir? Günümüzde olduğu gibi, sa­dece aske­rî ve iktisadî sahaya dönük ittifaklar kurmanın Kur­ân’daki nehiyle ilgisi var mıdır?” gibi akla gelebilen suallere Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat adlı eserinden muknî bir izah getirmiştir. Ay­nen alıyoruz:

“Sual: ‘Yahudî ve Nasara ile muhabbetten Kur’an’da nehy vardır.

“Bununla beraber nasıl ‘Dost olunuz’ dersiniz?’

“Cevap: Evvela: Delil kat’iyyülmetin olduğu gibi, kat’iyyü’d-delâlet olmak gerektir. Hâlbuki, te’vil ve ihtimalin mecali vardır. Zira, nehy-i Kur’anî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabi­lir. Zaman, bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine ol­sa, mehaz iştikakı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehy, Yahudî ve Nasara ile Yahudîyet ve Nasranîyet olan âyineleri hasebiyledir. Hem de bir adam zâtı için se­vilmez; belki muhabbet, sıfat ve­ya san’atı içindir. Öyle ise, her bir Müs­lü­ma­nın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir san’atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? ehl-i kitaptan bir ha­re­min olsa elbette seveceksin!

“Sâniyen: Zaman-ı Saadet’te bir inkılâb-ı azîm-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhanı nokta-i dine çevirdi­ğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için gay­rimüslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki, bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhanı zapt ve bütün ukûlü meşgul eden nok­ta-i medeniyet, te­rak­kî ve dünyadır. Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed de­ğildirler. Binaenaleyh, on­lar­la dost olmamız, medeniyet ve terakkîlerini is­tih­sanla iktibas et­mektir ve her saadet-i dünyevî­ye­nin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte, bu dostluk, kat’iyyen nehy-i Kuraniye dâhil değildir.” (Be­di­üz­za­man Said Nursî, Münazarat, s. 26-27)
[8] Mâide, 51.
[9] Belâzurî, Ensab, c. 1, s. 309.
[10] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 30.
[11] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 48; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 30; Taberî, Tarih, c. 2, s. 299.
[12] İbn Hişam, a.g.e., c. 3, s. 48; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 30.

Okumaya Devam Et

Trending

Copyright © 2021 - İslam.net.tr - İslam Arşivi - İslami Site