Bizimle iletişime geçin

Bedir Savaşı ve Sonrası

Münafıkların Ortaya Çıkması

Bu içerik

yayınlandı

Peygamber Efendimiz, Medine’ye teşrif ettiklerinde, ora­da başlıca Müslü­man Araplar, müşrik Araplar, ehl-i kitap olan Yahudiler ve çok az sayıda da Hı­ristiyan vardı.

Resûl-i Ekrem Efendimizin yerleşmesinden sonra, İslamiyet Me­dine’de da­ha yaygın bir hale geldi. Medineliler grup halinde Müs­lüman oldular. Bu ara­da Peygamber Efendimiz, Müslümanları si­yasî ve idarî bir teşkilâta kavuş­tur­du.

İşte bu sırada, yeni bir zümre daha ortaya çıktı: Kalben inanmadıkları halde Müslüman gözüken bir grup münafık!

Pey­gam­be­ri­mizin Medine’ye teşriflerinden az önce, ara­larında senelerce sü­ren dâhilî çarpışma ve kavgalardan bitkin düşen Medine’nin yerli kabileleri Evs ve Hazreç, aralarında anlaşarak Abdullah b. Übey b. Selûl’ü kendilerine hü­kümdar yapmaya karar vermişlerdi. Hatta başına giy­direcekleri hükümdar­lık tacını bile sipariş etmiş­lerdi.[1]

Fakat Abdullah b. Übey’in hükümdar olma hayalleri, Re­sûl-i Ek­rem Efen­dimizin Medine’ye teşrifleriyle suya düşmüştü. Zira, Evs ve Hazreçlilerin he­men hemen hepsi Müslüman olmuşlardı ve imanlarının icabı olarak Peygam­ber Efendimizin etrafında toplanmışlardı.

Bu durum, reislik hayalleri suya düşen Abdullah b. Übey b. Se­lûl’­ün fazla­sıyla ağırına gitti. Çevresinde fazla kim­senin de kalmadığını görünce, istemeye istemeye Müs­lü­man olmuş gözüktü.[2]

Zâhiren Müslüman olduğunu, bunda etrafının psikolojik baskısı bulundu­ğunu, bizzat kendisi de ifade etmiştir. Müreysi Gazâsı esnasında muhacirle en­sarı birbirine düşürmek için olanca gayreti sarfetmiş ve “Bir Medine’ye dö­ner­sek, izzetli ve kuvvetli olan, zelil ve zayıf olanı oradan muhakkak sürüp çı­ka­racaktır” diyecek kadar da ileri gitmişti. Bunun üzerine münafıklar hak­kında Münafıkûn Suresi nâzil olmuştu.

Surenin nâzil olması üzerine Abdullah b. Übey’e, “Ey Ebû Hu­bab![3]Senin hakkında pek şiddetli ayetler nâzil oldu. Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) git de, senin için Allah’tan af dilesin!” denilince şu cevabı vermişti:

“Benim iman etmemi emrettiniz, iman ettim. Malımın zekâtını vermemi em­rettiniz, verdim. Muhammed’e secde etmemden başka hiçbir şey kal­ma­dı!”[4]

Abdullah b. Übey’in reislik tasavvurunun suya düşmesinden ne kadar mü­teessir olduğunu ve bunu bir türlü hazmedemediğini şu hadise de açıkça gös­terir:

Bir gün Peygamber Efendimiz, evinde hasta yatan Sa’d b. Ubâde Hazretle­rini ziyarete gidiyordu. Yolda, Abdullah b. Übey’in, evinin gölgesinde, Müs­lüman, müşrik Araplardan ve Yahudilerden birtakım kimselerle oturmakta ol­duğunu görünce, selam verip yanlarına oturdu. Onlara Kur’an’dan bir parça okudu; iyi hareketlerden dolayı cennete kavuşulacağını müjdeledi, kötü hare­ketlerden dolayı da cehenneme girileceğini anlatarak korkuttu.

Peygamber Efendimiz sözlerini bitirince, Abdullah b. Übey, “Ey konuşan kişi! Eğer söylediklerinde doğru isen, onlar­dan daha güzel bir şey olmaz. Fakat sen evinde otur! Onları, sana gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin, söyledik­le­rinden hoşlanmayanların toplantılarına gelip de onları rahatsız etme!” dedi.

Peygamber Efendimiz bundan müteessir oldu. Kalkıp oradan ayrıldı. Yo­luna devam ederek Sa’d b. Ubâde Hazretlerinin evine gitti. Üzüntüsünün se­bebini anlatınca, Sa’d b. Ubâde Hazretleri, “Yâ Re­sû­lal­lah! Sen İbni Übey’­in kusurunu affet. Hem onu mâzur gör. Sana Kur’an’ı indiren Allah’a yemin ede­rim ki Allah’ın iradesi sana pey­gam­berlik vermek suretiyle tecelli etti. Hâlbuki, şu beldenin halkı, İbni Übey’in başına taç giydirmeye, hükümdarlık sarığı sar­maya ve onu kendilerine hükümdar yapmaya ha­zırlanmıştı. Yüce Allah, size ihsan buyurduğu peygamberlikle onların bu tasavvurunu gerçekleşe­mez hale getirince, İbni Übey bundan son derece müteessir olmuş, o gördüğün çir­kin hareketi bunun için yapmıştır.[5]

Münafıkların reisliğini Abdullah b. Übey b. Selûl yapıyordu. Etrafında bir­çok avanesi vardı. Bunun yanında, akrabalık ve müttefiklik gibi sebeplerden dolayı körükörüne bunlara uyan, sıradan birçok kimse de vardı. Sayıları hak­kında elbette kesin bir rakam söylemek mümkün değildir. Ancak Uhud Harbi sırasında Abdullah b. Übey’e uyarak ayrılanların sayısı, üç yüz kadardı. Yani, bin kişilik İslam ordusunun üçte biri kadar… Bu, elbette küçümsenecek bir ra­kam değildi ve bu, Medine siyasî hayatında ağırlıkları bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir Harbi’nden muzaffer olarak Me­dine’ye dö­nünce, İslam dini fazlasıyla kuvvet bul­du. Düşmanların gözü ise yıldı. Bunun üzerine Medine’deki bir kısım Yahudi, “Tev­rat’ta sıfatlarını bulduğumuz zât budur! Artık bundan sonra, ona karşı durulmaz! Hep o galip gelir!” diyerek iman ettiler. Bazıları ise zâhiren Müslüman oldu. Böylece, Yahudilerden de münafıklar türedi. Yahudi münafıklarının çoğu, Yahudi âlimlerindendi. Şey­ta­nî bir zekâya sahiptiler. Diğerlerine nisbetle de daha dessas ve hi­lekâr idiler. Bunlar, İslam’ı küçük düşür­mek, Müslümanların mo­rallerini bozmak, müş­rik­lerin ih­ti­da etmelerine mani olmak için gayret gösteriyorlardı. Pey­gamber Efen­dimizi meşgul etmek, akıllarınca müşkil du­ruma düşürmek, sıkıntıya sok­mak maksadıyla bir­çok ka­rışık ve dolaşık soru sorarlardı.[6]

“Bedevî” diye adlandırılan çöl Arapları arasında da münafıkların bulundu­ğunu Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz: “Çevrenizdeki bedevîlerden ve Medine ahalisinden birtakım münafıklar vardır ki onlar nifak üzerinde idman yap­mışlardır. Sen, bunları bilmezsin. Onları biz biliriz.”[7]

Bütün bu münafıkların içtimaî seviyeleri, yaşayışları farklı, hatta ırken ayrı olmalarına rağmen, aynı vasıfları taşıyorlardı: Birinci vasıfları, “kalplerinde ol­mayanı ağızlarıyla söylemekti.”[8]Yani, içten inanmadıkları halde, inan­mış gibi görünmeleriydi. Böyle görünerek Müslümanlar arasına sokuluyorlar, on­larla düşüp kalkıyorlar, suret-i haktan görünerek onları şüpheye düşürecek şeyler soruyorlardı. Böylece, Müslümanların birbirlerine karşı olan itimatlarını sars­mak, aralarını açmak, onları birbirine düşürmek suretiyle zaafa uğratmak ga­yesini güdüyorlardı.

Bütün maksat ve gayeleri, Müslümanlar arasına fesat ve tefrikaya götürecek fikirler atmak, Peygamber Efendimizi yalan dolan ve bin bir türlü iftirayla Müslümanlar na­za­rında küçük düşürmekti! Bu menhus emellerinin gerçek­leş­mesi için her türlü yola başvuruyorlar, her şeyi mü­bah sayıyorlardı. Bu uğurda tevessül etmeyecekleri âdilik ve sahtekârlık yoktu.

Resûl-i Ekrem Efendimizin bunlara karşı takındığı tavır ve takip ettiği siya­set ise, oldukça düşündürücü ve ibretlidir. İslam kalesini içten sarsmak sinsi gayesine mâtuf faaliyetleri Peygamber Efendimize birçok defa intikal etmiştir. Peygamber Efendimiz derhal harekete geçip bu tür faaliyetlerde bulunanları huzuruna celbederek sorguya çe­ki­yordu. Fakat onlar, her defasında, hiçbir za­rarlı faaliyet­te bulunmadıklarını, suçsuz olduklarını söylüyorlardı. Arkasından da kelime-i şehâdet getirerek mü’min ve Müslüman olduklarını tekrarlıyor­lar­dı. Nitekim Abdullah b. Übey’in, “Medine’ye varırsak, en şerefli ve kuvvetli olan, en zelil ve güçsüz olanı oradan sürüp çıkaracaktır” sözünü Hz. Zeyd b. Erkam, Peygamber Efendimize nakledince, Efen­dimiz, İbni Übey’i huzuruna ça­ğırmış ve “Bana haber verilen sözleri sen mi söyledin?” diye sormuştu.

Abdullah b. Übey’in cevabı aynen şu olmuştu:

“Hayır! Sana kitabı indirmiş olan Allah’a yemin ederim ki ben, o sözlerin hiçbirini söylemedim. Zeyd, muhakkak yalancıdır!”

Kur’an-ı Kerim, münafıkların bu tarz davranışlarına şu ayetiyle işaret eder:

“Münafıklar, sana geldikleri zaman ‘Şehâdet ederiz ki sen muhakkak ve mutlak Allah’ın peygamberisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette ve elbette O’nun peygamberisin. (Fakat) Allah, o münafıkların hiç şüphesiz, yalancılar olduğunu da biliyor!”[9]

Onlar suçlarını inkâr ederken inen vahiy, bu suçları işlediklerini ve yalan söy­leyerek bu suçlarını inkâr etme yoluna gittiklerini Peygamber Efendimize bil­diriyordu. Buna rağmen Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara karşı sabır, mü­sa­maha ve af ile mukabele ediyordu.

Daha önce de bahsettiğiniz gibi, Peygamber Efendimiz, Abdullah b. Übey’le birlikte oturan bir kısım kimseye Kur’an-ı Kerim’den bir parça okuyup onlara nasihat edince, Abdullah b. Übey buna dayanamamış ve “Sen bunları, git, sana gelenlere anlat. Bizi rahatsız etme!” demişti.

Peygamber Efendimiz bu sözlerden fazlasıyla rahatsız olmuştu. Bu durumu ziyaretine gittiği Sa’d b. Ubâde Hazretlerine anlatmış, Hz. Sa’d da “Yâ Re­sû­lal­lah, sen onun ku­surunu affet” deyince, Peygamber Efendimiz de affetmişti.[10]

Münafıklar zümresinin belli başlı vasıflarından biri de, Müslümanlara rast­gel­dikleri zaman riyakârlık ederek ve yaltaklanarak, “İman ettik” demeleri, şey­tanlarıyla başbaşa kaldıkları zaman ise, “Emin olun ki biz sizinle beraberiz. Biz ancak (onlarla) alay edicileriz” demeleriydi.[11]Yaptıkları bu ikiyüzlülük ve ah­lâksız davranışlarıyla iftihar ederlerdi.

Bu vasıflarını apaçık gösteren bir misâli, bizzat reisleri olan Abdullah b. Übey göstermiştir. Bir gün avanesiyle sokağa çıkmışlardı. Ashab-ı kiramdan bir­kaç kişinin karşıdan gelmekte olduğunu görünce İbni Übey, “Bakınız, ben bu gelenleri başınızdan nasıl savacağım” der. Yaklaştıkları zaman da, Hz. Ebû Be­kir’in elini tutar, “Mer­haba Benî Tamim Efendisi! Re­sû­lul­lah’ın mağarada ar­kadaşı olan, nefs ve malını Re­sû­lul­lah uğrunda seve seve sarf etmiş bulunan sıd­dık!” der. Sonra Hz. Ömer’in elini tutar, “Merhaba Benî Adiyy Efendisi! Di­nin­de kuvvetli, nefis ve ma­lını Re­sû­lul­lah uğrunda esirgememiş bulunan Hz. Faruk!” der.

Hz. Ali bu riyakârlığa dayanamayıp, “Abdullah! Allah’tan kork, münafıklık etme! Çünkü münafıklar Allah’ın en şerir mahlûklarıdır” diye konuşur.

Bunun üzerine İbni Übey, “Ey Ebu’l-Hasan! Benim hak­kımda böyle mi söylüyorsun? Vallahi, bizim imanımız sizin imanınız gibi ve bizim tasdikimiz sizin tasdikiniz gibidir” deyip ayrılır.

Sonra Abdullah b. Übey arkadaşlarına dönerek, “Gördü­nüz mü nasıl yap­tım? İşte, siz de bunları görünce benim gibi yapınız!” der.[12]

Bir rivayete göre, Bakara Suresi’nin 14. ayeti, bu hadise üzerine nâzil ol­muştur.[13]

Münafıklar, Müslümanların ibadetlerine ve dinî hayatlarına âit bütün hu­suslara zâhiren iştirak ederlerdi; fakat el altından da entrika çevirmeye çalışır­lardı. Dikkati çeken bir husustur ki bu zümre küfrün icabı olan şeyleri göster­memeye gayret ederler ve zâhirde Müslüman göründüklerinden İslam cemaa­tinden tard olunamazlardı. Bu sebeple kâfir ve müşriklerden ziyade, bu dâhilî düşmanlara karşı İslam’ın tesanüt ve umumî emniyetini muhafaza çok daha mühimdi. Çünkü dâhilî düşmanın zararı daha şiddetli olur. Zira, iç­teki düş­man, kuvveti dağıtır, cesareti azaltır; hâriçteki düşman ise, aksine tesanüt ve sa­lâ­beti artırır. Bu sebeple Kur’an-ı Azîmüş­şan, münafıklar üzerinde çokça dur­muştur. Mü’min ve Müslümanların onlara karşı daima uyanık bulunmaları ve onların oyunlarına gelmemeleri hususunda birçok ikaz yapılmıştır.

Cenab-ı Hakk’ın bildirmesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz onları tanıyor ve bazı sahabelere de bildiriyordu. Fakat umuma açıklanamıyordu. Kabahatlerini de açıktan açığa yüzlerine vurmuyordu.

İslam’ın ve Müslümanların menfaatine bu daha uygun­du. Ayrıca Pey­gam­be­ri­mizin bu tarz davranmasında göz önünde bulundurduğu mühim bir husus daha vardı. O da, onların işledikleri kötülüklerden, fesat ve nifak hareketlerin­den tedricen vazgeçmeleri ihtimali idi. Çünkü bazen kötülük açığa vurul­maz­sa, zamanla ortadan kalkması ihtimali vardır; fakat teşhir edildiği tak­dir­de, kö­tülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrik eder, fenalığı daha fazla yap­ma­sına se­bep olur.[14]

Bütün bu sebeplerden, Peygamber Efendimiz, Kur’an’­ın bu hususta ortaya koyduğu, münafıkları açığa vurmayıp, onlara dünyada Müslümanlar gibi mu­amelede bulunup, İslam cemaati hâricinde tutmamasında şu hususları da göz önünde bulundurmuş olduğu söylenebilir:

1) İslam muhitinde ve İslamî hükümler altında büyüyecek olan evlatların­dan ciddi mü’minlerin yetişmesine imkân bırakmak.

2) Onları, kalben inanmadıkları İlâhî hükümleri zâhiren yaşamak suretiyle duydukları mânevî sıkıntıyla başbaşa bırakmak ve bundan pişman olup halis mü’minlerin safına geçmelerini temin edebilmek.[15]

Münafıklar, Peygamber Efendimizin yüce şahsiyetini mü’­min ve Müslü­manlar nazarında küçük düşürmek için olmadık yollara başvurmuşlar, karşıla­rına çıkan her fırsatı değerlendirme cihetine gitmişlerdir. Bu hususta birçok hadise cereyan etmiştir.

Mirba b. Kayziyy’in küstahlığı buna bir misâl gösterilebilir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud’a ordusuyla giderken bu azılı münafık onu bostanından geçirmek istememiş ve “Yâ Muhammed! Şayet sen bir peygam­bersen, bostanımı çiğneyip geçmek sana helâl olmaz” demiş, sonra da yerden bir avuç toprak alarak ilave etmişti: “Vallahi, bu toprağın başkalarını rahatsız etmeyeceğini bilseydim, onu sana atardım!”

Azılı münafığın bu küstahça hareketine sabredemeyen bir­kaç Müslüman, onu öldürmek istedilerse de, Peygamber Efendimiz, “Bırakınız onu! O, bir kör­dür. Kalbi kör, kalp gözü kördür.”

Peygamber Efendimizin bu müdahalesinden önce, bu azılı münafık, Saîd b. Zeyd’den de bir darbe yer.

Münafıkların bu çeşit faaliyetlerine verilebilecek bir misâl de, Tebük Harbi esnasında cereyan eder.

Bir konaklama ânında Peygamber Efendimizin devesi kaybolur. Bütün ara­malara rağmen bulunamaz. Münafıklar derhal harekete geçerek, “Eğer Mu­hammed gerçekten bir peygamber olsaydı, devesinin nerede olduğunu bi­lir­di!” derler.

Bu sözlerini duyan Efendimiz, “Evet… Vallahi, ben ancak Allah’ın bana bil­dirdiğini bilebilirim. Şimdi, devenin nerede olduğunu bana gösterdi. Deve fi­lanca vadide, yuları bir ağaca takılı vaziyettedir. Gidip arayın” buyurur.

Resûl-i Kibriya Efendimizin dediği vadide ve tarif ettiği şekilde deve bulu­nur.[16]

Pey­gam­be­ri­miz zamanındaki münafıklar zümresinin göze çarpan belli başlı muzır bir faaliyetleri, en kritik anlarda Müslümanları terk etmeleridir. Böylece onları sayıca zayıf ve güçsüz durumda bırakmak, morallerine de menfi yönde tesir etmek emelini güdüyorlardı. Bunun apaçık bir örneği, Uhud Harbi esna­sında İslam ordusunu terk etmeleridir. Baş münafık Abdullah b. Übey’in reis­liğinde İslam ordusunu terk eden bu münafıklar, üç yüz kadar idiler. Yani, İs­lam ordusunun üçte biri. Münafıklar bu hareketleriyle, düşmana karşı Müslü­manların sayılarını azalttıkları gibi, mücahitlerin moralleri üzerinde de tesir etmişlerdir. Bu hareketleri üzerine Müslümanlardan bazılarında harbe karşı bir gevşeme hasıl olmuştu; hatta geri dönmeye bile niyetlenmişlerdi. Ancak Re­sûl‑i Ekrem Efendimizin dirayeti ve Cenab-ı Hakk’ın da inayetinin eseri olarak bu kararlarından sonradan vazgeçmişlerdi.[17]

Aynı şekilde, Hendek Harbi’nin en kritik ânında bu münafıklar, “Bize izin ver, evlerimize gidelim; çünkü evlerimiz müdafaasızdır” diyerek Pey­gam­be­ri­mize müracaat et­mişlerdi.

O sırada Sa’d b. Muaz Hazretleri, Peygamber Efendimi­zin huzuruna gele­rek, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bunlara izin verme! Vallahi, biz ne zaman bir musibete uğrasak, sıkışık bir durumla karşı karşıya kalsak, onlar hep böyle yaparlar” di­ye konuşmuştu.

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, münafıklar en kritik anlarda Re­sû­lul­lah’ı ve Müslümanları bir nevi zor durumda bırakmak için İslam ordusunu terk et­me yoluna gitmişlerdir.

Tebük Seferi’nde de aynı şeyi yapmışlardır. Sefer için hazırlıklar yapıldığı sırada, onlardan bir cemaat, “Bu sıcakta sakın cihada çıkmayın!” diye konuşa­rak Müslümanların morallerini bozmaya ça­lıştıkları gibi, Peygamber Efendi­mize de müracaat ederek sefere katılmamak için izin istediler. Seksen kadarına izin verildi. Kur’an-ı Kerim, onların bu durumlarından şöyle bahseder:

“Tebük Savaşı’na iştirak etmeyip geri kalan münafıklar, Re­sû­lul­lah­’a mu­halefet ederek oturup kalmalarıyla sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve can­larıyla mücadele etmeyi çirkin gördüler ve ‘Bu sıcakta harbe çıkmayın’ de­diler. De ki: ‘Cehennemin ateşi daha sıcaktır. Fakat gidecekleri yeri bilseler!’ Artık kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!”[18]

Yine aynı seferde Abdullah b. Übey, münafıklar ve Yahudi müttefikleriyle birlikte İslam ordusuna katılıp Se­niy­ye­tü’l-Veda tepesine kadar gelip orada ka­rargâh kurduğu halde, sonradan İslam ordusuyla gitmekten vazgeçti ve bera­berindekilerle Medine’ye dön­dü. Kendisine tâbi olan münafıklar ve Yahudi müttefikleriyle dön­düğü yetmi­yor­muş gibi, mücahitlerin de cihat aşkını ak­lınca gevşetmek için şöyle konuşuyordu:

“Muhammed güç durumda, şiddetli sıcaklarda ve çok uzak diyarlarda Benî Asfarlarla [Bizanslılarla] savaşacak! Herhalde o, Benî Asfarlarla çarpışmayı oyuncak sanıyor! Val­lahi, onun ashabını, bir sabah, ikişer ikişer iplere bağlan­mış olarak görür gibiyim sanki!”

Bütün bu yıkıcı, Müslümanları birbirine düşürücü, onların arasına fesat to­humu atıcı, Müslümanları ve Resûl-i Ekrem’i küçümseyici muzır davranışlara rağmen Peygamber Efendimiz bunlara, müşrik ve Yahudilere karşı takındığı tavırdan farklı bir muamele, bir siyaset takip etmiştir. Çoğu zaman Abdullah b. Übey’i toplantılara çağırmış ve onunla istişare etmiştir.

Onlara karşı muamelesi hemen hemen her zaman af ve müsamaha çerçeve­sinde olmuştur. Ancak bu af ve müsamahalı davranışına rağmen, ihtiyatı da hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Onlara hissettirmeyecek şekilde, hareket ve davranışlarını daima kontrol ve teftiş etme cihetine gitmiştir.

Benî Müstalık Gazâsı’nda, reisleri Abdullah b. Übey, Re­sû­lul­lah ve Müslü­manları kastederek hakaretvârî konuşunca, bu duruma dayanamayan Hz. Ömer, “Yâ Re­sû­lal­lah! Müsaade buyur da İbni Übey’in boynunu vurayım!” de­diği zaman, Re­sû­lul­lah’ın cevabı şu olmuştu:

“Hayır! Olmaz yâ Ömer! İşin iç yüzünü bilmeyen halk, ‘Muham­med, asha­bını öldürüyor!’ diye konuşmaya başladıkları zaman hal nice olur?”

Bir başka rivayette ise, Re­sû­lul­lah’ın şu cevabı verdiği kaydedilir:

“Öldürülmesini emredecek olursam onu öldürürler. Fakat çok geçmeden de Yesrib (Medine) onun yüzünden pek çok sarsıntılara uğrar!”

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Peygamber Efendimiz, küçümsenmeye­cek bir sayıda olan münafıkların Müslümanlar arasında dâhilî bir çarpışmaya meydan verebilecekleri ihtimalini her zaman göz önünde bulunduruyordu. Bunun için de, yaptıklarına sabır ve tahammül gösteriyordu.

Yine Benî Müstalık Seferi esnasında İbni Übey’in oğlu samimi Müslüman Hz. Abdullah, Re­sû­lul­lah’ın huzuruna gelip, “Yâ Re­sû­lal­lah! Babamı öldürece­ğini haber aldım! Eğer bu işi gerçekten yapacaksan, bırak, onu ben öldüreyim!” diye teklifte bulunduğu zaman da Efendimizin cevabı şu olmuştu:

“Hayır… Ona karşı yumuşak davranırız. Aramızda olduğu müddetçe de ona iyi arkadaşlık ederiz.”

Gerçekten de, Resûl-i Ekrem Efendimiz, ölümüne kadar bu adama son de­rece müsamahalı ve kadirşinas davranmıştır. Hatta ölü­mü ânında bile, ona iyi­lik etmekten geri durmamış, gömleğini kefen olarak sarılmak üzere vermiştir. Başta Hz. Ömer olmak üzere bir kısım sahabe­nin itirazlarına rağmen cenaze na­mazını da bizzat kıl­dır­mış­tır. Ve Resûl-i Kibriya Efendimiz, hem Abdullah b. Übey’­e, hem de sâir münafıklara karşı takip ettiği bu af, müsamaha ve iyilik yapma siyasetinin neticesini de almıştır. Peygamber Efendimizin İbni Übey’in cenaze namazını kıldırdığını gören bine yakın münafık, hulûs-ı kalple ger­çek Müslümanlar safına geçmiştir.

Peygamber Efendimiz, münafıklar zümresini cemiyet içinde ser­best bırak­makla beraber, her zaman psikolojik bir baskı altında tut­mayı da asla ihmâl etmemiştir. Teşebbüs etmek istedikleri komp­lolar vahiyle bildirilince, yapmak istediklerini hemen kendile­ri­ne haber veriyor, böylece her davranışlarının kontrol altında tutul­duğu korkusunu veriyordu.

Bir seferinde, onlardan bir grubun aralarında toplanıp gizlice konuştukla­rını gören Efendimiz, hemen yanlarına varıp, “Siz, şu şu maksatla bir araya geldiniz, şunları söylediniz. Kalkın, Allah’tan af dileyin. Ben de sizin için af di­liyorum” demişti.

Bu sebeple onlar, hilelerini Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlüne bildirecek diye her zaman korku içinde bulunuyorlardı. Ordu içinde çıkan en ufak bir gürül­tüyü bile bu sebeple aleyhlerinde zannedecek kadar endişe ve korkulu yaşı­yorlardı. Kur’an-ı Kerim, onların bu durumlarını da bize haber verir:

“Sen o münafıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söz söylerse, de­diklerine kulak verirsin. Sanki onlar, duvara dayanmış idraksiz odun kü­tük­leri gibidirler. Her gürültüyü (korkularından) kendi aleyhlerinde sanır­lar.”[19]

Peygamber Efendimizin bu zümreye gösterdiği bir başka tavır da, onların nerede olursa olsun Müslümanlardan ayrı olarak bir ara­ya gelmelerine mani olmaktı. Bu da, onların müşterek bazı fikirleri geliştirmelerine imkân verme­mek gayesine mâtuftu.

Mescid-i Dırâr’ın yıktırılması, buna güzel bir örnektir. Onlar, bu mescidi as­lında içinde ibadet etmek için değil, İslam cemaatinin aley­hinde bazı fikirlerin geliştirilmesi, bazı plânların serbestçe kurulması için inşa etmişlerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu gayelerini bildiği için, derhal yıktırılmasını emretmişti. Emir, ânında yerine getirilmişti.

Hülâsa olarak denebilir ki: Peygamber Efendimiz, münafıklar zümresine karşı takip ettiği müsamaha ve ihtiyat esasına dayanan siyasetinin meyvelerini aldı. Bu tarz davranışı sâyesinde, onların İslam cemaatinden koparak müşrik­lerin safına iltihaklarına mani ol­du. Müslümanların birliğini korudu. Onların da teşkilâtlanarak, Müslümanlara karşı başkaldırmalarını önledi.


[1] Müslim, Sahih, c. 5. s. 182-183.
[2] İbn Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 540.
[3] Hubab, Abdullah b. Übey’in samimî Müslüman olan oğlunun ismi idi. Peygamber Efendimiz, “Sen Abdullah’sın; Hubab, Şeytan ismidir” diyerek, onun ismini “Abdullah” diye değiştirmişti.
[4] Taberî, Tefsir, c. 28, s. 116.
[5] Müslim, Sahih, c. 5. s. 183; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 5. s. 203.
[6] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 174-175; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 174; Müslim, Sahih, c. 8, s. 128-129; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 4, s. 239-240.
[7] Tevbe, 101.
[8] Âl-i İmrân, 167; Bakara, 8-9.
[9] Münafıkûn, 1.
[10] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 5. s. 203.
[11] Bakara, 14.
[12] M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 237-238.
[13] M. Hamdi Yazır, a.g.e., c. 1, s. 238.
[14] Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz, s. 35.
[15] M. Hamdi Yazır, Tefsir, c. 1, s. 241.
[16] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 1, s. 289.
[17] Taberî, Tefsir, c. 4. s. 73.
[18] Tevbe, 81-82.
[19] Münafıkûn, 4

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bedir Savaşı ve Sonrası

Peygamberimizin Yeni Evlilikleri

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

(Hicret’in 3. senesi Şâban ayı)

Uhud Savaşı’ndan iki ay kadar önceydi.

Peygamber Efendimiz, Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafsa’yla evlendi.

Resûl-i Ekrem Efendimize peygamberlik vazifesi verilmeden önce dünyaya gelen Hz. Hafsa, daha önce Hu­neys b. Huza­fe’yle (r.a.) evlenmişti. Huneys ve­fat edince Hz. Hafsa dul kalmıştı.[1]

Hz. Ömer, kızını evvela münasip bir dille Hz. Osman’a, ondan müspet ce­vap alamayınca da Hz. Ebû Bekir’e vermek istemişti. Ancak o da bu isteğine müspet veya menfi hiçbir cevap vermemişti.

Bu durum karşısında üzülen Hz. Ömer, Resûl-i Ekrem Efendimize başvura­rak olup bitenleri anlattı. Hz. Ömer’in gönülden arzusunu fark eden Peygam­ber Efendimiz, kendisini daha fazla üzüntü içinde bırakmak istemedi ve “Ben, sana Osman’dan daha hayırlı bir damat, Osman’a da senden hayırlı bir kayın­peder söyleyeyim mi?” diye sor­du. Hz. Ömer, “Söyleyin yâ Re­sû­lal­lah!” de­yin­ce, Resûl-i Ekrem, “Sen, kızın Hafsa’yı ba­na nikâhlarsın; ben de kızım Üm­mü Gülsüm’ü Osman’a nikâhlarım!”[2]buyurdu.

Hz. Ömer’i bu teklif fazlasıyla sevindirdi ve derhal kabul etti. Böylece Pey­gamber Efendimiz, Hz. Hafsa’yı Ez­vac-ı Tâhi­rat arasına alırken, kızı Hz. Üm­mü Gülsüm’ü de Hz. Osman’a nikâhladı. Hz. Osman, daha önce de, Pey­gam­be­ri­mizin vefat eden kızı Hz. Ru­kiy­ye ile evliydi. Hz. Üm­mü Gül­süm’le ev­lenince kendisine “Zin­nu­reyn [İki Nur Sahibi]” lakabı verildi.

PEYGAMBERİMİZİN, HUZEYME KIZI HZ. ZEYNEB’LE EVLENMESİ

Huzeyme kızı Hz. Zeyneb’in kocası Ubeyde b. Hâris, Bedir Muharebesi’nde yaralanmış ve bu yaranın neticesi olarak Safra denilen mevkide vefat etmişti. Bu sebeple Hz. Zeyneb dul kal­mıştı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kocasını İ’lây-ı Kelimetullah uğrunda şehit veren bu muhterem kadını, Hicret’in 3. senesi Ramazan ayında zevceliğe alarak şe­reflendirdi.

Hz. Zeyneb, fakirleri ve yoksulları beslediği, onlara çok acıyıp merhamet et­tiği için “Ümmü’l-Mesakin [Yoksullar Annesi]” diye ta­nınırdı.

Hz. Zeyneb, Peygamber Efendimizin yanında üç ay kadar kaldıktan sonra otuz yaşında iken vefat etti. Cenaze na­ma­zını bizzat Resûl-i Kibriya Efendimiz kıldırdı. Bâkî Kabristanı’na defnedildi.[3]

HZ. HASAN’IN DÜNYAYA GELİŞİ

Hicret’in 3. yılında Resûl-i Ekrem Efendimizi sevindiren bir hadise daha vuku buldu: Torunu Hz. Hasan dünyaya geldi. Hz. Hasan, Pey­gam­be­ri­mize to­runları arasında en çok benzeyeni idi. Bu sebeple, annesi Hz. Fâtıma onu se­ver­ken, “Re­sû­lul­lah’a benzeyen yavrum!” derdi.[4]

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, torunları Hz. Hasan ile Hüseyin’i son de­re­ce severdi. Onları zaman zaman omuzlarına alıp taşır ve “Onlar benim dün­ya­da öpüp kokladığım iki reyhanımdır (güzel kokan bir çiçek, fesleğen)”[5]bu­yur­du.

Yine Hz. Hasan’ı zaman zaman omuzuna alıp gezdirir ve “Allahım! Ben onu seviyorum; Sen de sev; onu seveni de sev!”[6]derdi.


[1]İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 81.
[2]İbn Sa’d, a.g.e., c. 8, s. 82-83.
[3]İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 296-297; İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 115; İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 4, s. 1853.
[4]Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 6, s. 283.
[5]Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 323.
[6]Buharî, Sahih, c. 4, s. 217.

Okumaya Devam Et

Bedir Savaşı ve Sonrası

Şâir Ka’b Bin Eşref’in Öldürülmesi

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

(Hicret’in 3. senesi / Milâdî 624)

Ka’b b. Eşref, muhteris bir Yahudi, meşhur bir şâirdi. Bil­hassa muhteşem Be­dir muzafferiyetinden sonra, kıskançlık ve düşmanlığından Pey­gam­be­ri­miz ve Müslümanları hicveder dururdu. Mekke’ye giderek de müşrikleri Müslü­ma­n­lara karşı tahrikte bulunur, Bedir’de öldürülen müşrikler için mersiyeler dü­zerek onların intikam ve düşmanlık hislerini kabartmaya çalışırdı. Me­di­ne’de ise, Müslümanların kız ve hanımlarına dil uzatacak kadar küstahlık gös­terirdi.

Şiir ve hitabetin Arap hayatında büyük rol oynadığından daha evvel bah­set­miştik. O günün şiir ve hitabeti bugünün matbuatı seviyesinde tesir icra edi­yor­du. Dolayısıyla bu Yahudi şâirin İslam düş­manlığı yalnız kendisine âit kal­mı­yor, etrafa da sirayet ediyordu. Bu bakımdan, Resûl-i Ekrem, bu menhus ada­mın şiirleri üzerinde fazlasıyla duruyor, önüne geçmek için çareler arı­yor­du.

Ka’b’ın, yalnız şiirleriyle İslam düşmanlığı yapmakla iktifa etmediğini, hat­ta Pey­gam­be­ri­mizin vücudunu ortadan kaldırmak için menfur bir plânla sui­kast tertiplediğini bile, kaynaklardan öğreniyoruz.

Böyle bir adamın vücudu, İslamiyet için mahza zarardı. Bu bakımdan da yok edilmesi gerekiyordu.

Bu işi Resûl-i Ekrem’in müsaadesiyle ashaptan Muhammed b. Mes­leme, iki üç arkadaşıyla üzerine aldı. Bir ge­ce vakti evine giderek onu öldürdüler.[1]

Ka’b b. Eşref gibi şöhret sahibi birinin öldürülmesi, Yahudiler ara­sında bü­yük bir panik meydana getirdi. Kabilesinden bazıları Hz. Re­sû­lul­lah’ın huzu­runa çıkarak, Ka’b’ın masum olduğunu, öldü­rülmeyi haketmediğini şikayet suretinde arz ­edince, aldıkları cevap şu oldu:

“O, bizi hicv ve Müslümanlara (diliyle) eziyet etti; müşrikleri de bizimle har­be, bizimle uğraşmaya teşvik etti.”[2]

Bu hadiseden sonradır ki tarihte fitne ve fesat çıkarmakla meş­hur olan Ya­hudiler, bir nebze de olsa Peygamber Efendimize ve Müs­lümanlara karşı hür­metkâr ve yumuşak davranmaya başladılar. Açıktan açığa hakaret ve tahrikte bulunmadılar, ama adeta kan­larına karışmış bozgunculuk mesleklerinden gizli veya âşikâr hiçbir zaman da vazgeçmediler.

GATAFAN GAZÂSI

(Hicret’in 3. senesi Rebiülevvel ayı)

Bedir Zaferi, Pey­gam­be­ri­mizle sulh antlaşması akdetmemiş bulunan civar Arap kabilelerini de kara kara düşündürüyordu. Büyük kuvvet kazanmış bu­lunan Müslümanların bir gün kendilerinin de kapısını çalabileceği en­dişesini taşıyorlardı. Bu bakımdan, Bedir Harbi’nden sonra etraftaki Arap kabilelerinde bir ha­re­ket göze çarpar. Bu hareketlenme sonucu cereyan eden gazâlardan biri de, Gatafan veya Enmar Gazâsı’dır.

Benî Muharib yiğitlerinden sayılan Haris oğlu Du’sur (diğer nâmıyla Gav­res), Gatafan kabilesine mensup Sa’lebe ve Muharipoğullarından çok sa­yıda adam toplayarak Medine üzerine baskın düzenlemeye karar verdi. Mak­sat; gü­ya, Müslümanlara gözdağı ver­mek ve bir de Medine civarında bulabi­lirse bir şey­ler yağmalamak.[3]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, durumu derhal haber aldı. Medine’de yerine ve­kil olarak Hz. Osman b. Affan’ı bırakarak, aralarında atlıların da bulunduğu dört yüz elli kişilik bir kuvvetle çapulcu müşrikler üzerine yürüdü. Ancak Pey­gam­be­ri­mizin gelmekte olduğunu duyan yağmacılar, kaçıp tepelere sığın­mış­lardı. O anda kimse görülmedi. Sadece Sa’lebeoğullarından Cabir adında biri esir edildi. Durum kendisinden öğrenildi. Daha sonra İslam’a davet edil­di. O da icabet edip Müslüman oldu.[4]

Gavres’in Suikast Teşebbüsü

Çapulcuların tepelere sığındığını öğrenen Peygamber Efendimiz, bir müd­det burada beklemeyi uygun gördü. Bek­leme esnasında bir ara sağanak ha­linde yağmur yağdı. Efendimizin elbiseleri ıslandı. Kuruması için elbiselerini çıkarıp bir ağacın dalına astı. Kendisi de istirahat maksadıyla ağacın altına yanı üzerine uzanıverdi.

Baskın düzenlemek isteyenler, tepeden Resûl-i Ekrem’i göz­lüyorlardı. Pey­gam­be­ri­mizin, zırhını çıkarıp ağacın altına istira­hate çekildiğini, yanında da kimselerin bulunmadığını fark edince, heyecan ve sevinç içinde reisleri Gav­res’e haber verdiler:

“İşte, eline bir daha geçmez bir fırsat! Muhammed, ashabının yanından ay­rılıp tek başına kaldı. Ashabı gelip onu korumaya çalışıncaya kadar biz işini hallederiz!”

Gavres, derhal harekete geçti. Kimse görmeden, tam Peygamber Efendimi­zin başı üzerine geldi. Yalın kılıç elinde olduğu halde:

“Kim, seni benden kurtaracak?” dedi.

Resûl-i Ekrem, “Allah!” dedi; sonra da şöyle dua etti:

“Allahım! Beni onun şerrinden koru!”

Gavres, birden iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yedi. Kılıç elinden düş­tü ve kendisi de yere yuvarlandı.

Bu sefer Fahr-i Âlem Efendimiz kılıcı eline aldı ve “Şim­di seni kim kurtara­cak?” dedi.

Gavres, “Hiç kimse!” dedi; sonra da, “Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de O’nun Re­sûlüdür. Artık bundan sonra hiçbir za­man senin aleyhinde kimseyi toplamayacağım” diye konuştu.

Bunun üzerine Resûl-i Zîşan Efendimiz, Gavres’i affetti. Gavres, giderken bir ara Resûl-i Ekrem Efendimize döndü ve “Vallahi, sen benden hayırlısın!” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Elbette, ben buna senden daha lâyı­ğım” buyurdu.

Cesur ve pek cür’etkâr olan Gavres, kavmine dönünce, hayretler içinde, “Ne oldu sana, neden bir şey yapamadın?” diye sordular.

Gavres, onlara başından geçenleri anlattıktan sonra ilave etti: “Vallahi, ben şimdi insanların en iyisinin, en hayırlısının yanından geliyorum!”[5]

Bir ay kadar süren seferden sonra, Resûl-i Kibriya Efen­dimiz, Medine’ye ge­ri döndü.[6]

KARDE SERİYYESİ

(Hicret’in 3. senesi Cemaziyelâhir ayı)

Peygamber Efendimizin etrafa hâkim olması üzerine, müşrikler, ticaret yol­larını değiştirmek mecburiyetinde kalmışlardı. Sahil yoluyla Şam ticareti teh­li­keye düştüğün­den, Irak yoluyla Şam’a gitmeyi daha uygun ve emin bul­muş­lardı.

Hazırladıkları bir kervanı bu yolla Şam’a göndermişlerdi. Kervan­la birlikte gidenlerin içinde, Ku­reyş’in ileri gelenlerinden Saf­van b. Ümeyye ile Abdullah b. Ebî Rebîa da vardı.

Kaderin cilvesi bu… Tam o sırada müşriklerden biri Medine’ye geldi ve Ya­hu­dinin birinin evinde misafir kaldı. Kim bilir, onunla Müslümanlar aley­hinde hangi plânı kur­mak veya müşriklerin aldık­ları hangi kararı veya tertip­le­dikleri hangi plânı iletmek için gel­miş­ti? İçtiler, konuş­tu­lar, eğlendiler. Bu arada müş­rik, farkında olma­dan, bahsi ge­çen kervanın Irak yoluyla Şam’a gönderildiğini ağ­zın­dan kaçırdı. Tam bunu anlatırken oradan ashaptan Salit b. Nu­man geçi­yor­du. Haberi duydu ve derhal Hz. Re­sû­lul­lah’­ın huzuruna vara­rak durumu kendilerine arz etti.

Mevsim, kış idi.

Peygamber Efendimiz, yüz kişilik bir süvari kuvveti ha­zır­ladı. Kumanlığa Zeyd b. Hârise Hazretlerini tayin etti. Pazardan köle ola­rak satın alınan, son­ra­dan Pey­gam­be­ri­mizin evlatlık edindiği Zeyd, şimdi yüz kişilik bir sahabe müf­rezesinin kumandanı olmuştu. Bu, İslam’ın vazife ver­me­de, makam ve mevki sahibi kılmada, fa­kir zengin, köle efendi gözetmeden tatbik ettiği adalet ve liyakat pren­sibinin şaheser bir misâlidir!

Seriyyenin teşkil maksadı, kervanı yakalamaktı.

Zeyd b. Hârise, emrindeki kuvvetle yola çıktı ve Ku­reyş kervanının önünü kesti. Kervandakiler, beklemedikleri bir hadiseyle karşı karşıya kalmışlardı. Bu durumda tabana kuvvet kaçmaktan başka çareleri yoktu. Öyle yaptılar. Her şeylerini de, canlarını kurtarmak uğruna geride bıraktılar.

Zeyd Hazretleri, sahipsiz kalan malları alıp Medine’ye, Resûl-i Ekrem Efendimize getirdi. Beşte biri Beytü’l-Mâl’e ayrıldıktan sonra geri kalan beşte dördü seriyyeye katılan mücahitler arasında bölüştürüldü.

Bu arada, kervan kılavuzu Furât b. Hayyan da esir alınmıştı. Me­dine’ye ge­lince, Müslüman olduğu takdirde serbest bırakılacağı teklif edildi. Müslüman oldu ve kurtuldu.[7]

Peygamber Efendimiz, bu muvaffakiyetinden dolayı Zeyd b. Hârise’yi, “Seriyye kumandanlarının en hayırlısı, Zeyd b. Hârise’dir” buyurarak tebrik ve takdir etti.[8]

Bu seriyye, kumandanına izafeten Zeyd b. Hârise Se­riy­ye­si adıyla da anı­lır.


[1] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 58-59; İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 33.
[2] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 34.
[3] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 34.
[4] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 34.
[5] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 35; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 365; Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 81; Bediüzzaman Said Nursî, Mektûbat, s. 161.
[6] İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 46; Taberî, Tarih, c. 3, s. 2.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 36.
[8] Suyutî, Camiü’s-Sağir, c. 2, s. 10.

Okumaya Devam Et

Bedir Savaşı ve Sonrası

Hicretin İkinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

Ramazan Orucunun Farz Kılınması

Ramazan orucu, kıblenin Kâbe tarafına çevrilişinden bir ay sonra, Pey­gam­be­ri­mizin Medine’ye hicretinin 18. ayının başlarında, Şâban ayında farz kılındı. Bu hususta indirilen ayetlerde meâlen şöyle buyruldu:

“Ey iman edenler! Sizden önceki(ümmet)lere farz kılındığı gibi, size de —takvaya eresiniz, nefsinize hâkim olasınız diye— oruç, farz kılındı.

“Ramazan ayı öyle bir aydır ki insanlara doğru yolu gösteren, açık ayetleri kendisinde toplayan, hak ile bâtılı ayırt eden Kur’an, onda indirildi.

“O halde, sizden her kim o aya erişirse, onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta olur yahut seferde bulunursa, tutmadığı günler sayısınca başka günlerde kaza et­sin.

“Allah, size kolaylık diler, güçlük dilemez. Bu da, o sayıyı ikmâl ve size olan hidayetine karşı Allah’ı tekbir etmeniz içindir. Gerek ki şükredersiniz!”[1]

Ramazan orucu, İslam dininin beş şartından birisidir.

İbni Ömer (r.a.), Re­sû­lul­lah Efendimizin bu hususta şöyle buyurduğunu bil­dirir:

“İslam beş şey üzerine kuruldu: Allah’tan başka ilâh ol­ma­dığına ve Mu­ham­­med’in O’nun Resûlü olduğuna şe­hâ­det getirmek, namaz kılmak, zekât ver­mek, haccetmek, Ra­mazan orucunu tutmak.”[2]

Sadaka-i Fıtr’ın Vacip Kılınması

Bu senenin Ramazan ayının sonlarına doğru sadaka-ı fıtr vermek vacip oldu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, küçük büyük, hür köle, erkek kadın her zengin Müslüman için kuru hurmadan bir sa’ (1040 dirhem)[3]veya arpadan bir sa’ veya kuru üzümden bir sa’ veya buğdaydan bir müd (yarım sa’) fıtır sadakası ayrılıp, bunun bayram namazından önce yoksullara verilmesini emretti.

İlk Bayram Namazının Kılınması

Şevvâl hilâli görülüp, sabahleyin güneş yükselince, Resûl-i Ekrem Efendi­miz, oruçlarını açmalarını ve bayram namazına çıkmalarını Müslümanlara em­retti. Sonra da onlarla birlikte bayram namazı kılmak üzere musallaya [namaz­gâha] çıktı. Hutbeden önce, ezansız ve kametsiz ola­rak cemaatle bayram na­mazı kılındı.

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, Medine’ye teşrif buyurdukları zaman, Me­dinelilerin iki mahallî bayramı vardı. Peygamber Efendimiz onlara, “Allah Teâlâ, size onlardan daha hayırlı olmak üzere Fıtır (Ramazan) ve Kurban Bay­ramı günlerini verdi” buyurdu.[4]

Resûl-i Kibriya Efendimiz, bayram namazlarını namaz­gâh­ta kılardı. Me­dine’nin namazgâhı, şehrin şark kapısı üzerindeydi.

Peygamber Efendimiz, bayram namazı kılmak üzere namazgâha yürüyerek giderdi. Bayram namazına bir yoldan gider, başka bir yoldan dönerdi. Rama­zan Bayramı namazına çıkmadan önce bir şeyler yerlerdi. Ekseriya bunlar bir­kaç hurma olurdu.

Zekâtın Farz Kılınması

Zekât, Hicret’in 2. yılında Ramazan orucunun farz kılınmasından ve fıtır sa­dakasının vacip kılınışından sonra farz kılındı.

Zekât, zengin Müslümanların yıldan yıla belli ölçüsüne göre mal­larının bir kısmını zekât niyetiyle ayırıp lâyık olanlara vermelerin­den ibaret mâlî bir iba­dettir.

Zekât, İslam dininin beş temel esasından biridir. Kur’an-ı Kerim’le (Nur, 56; Müzzemmil, 20; Hac, 78; Bakara, 110) emredilmiş­tir. Kur’an-ı Kerim’de 32 yer­de namazla birlikte zikredilmiştir.

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Her gün, her sabah, iki melek inip birisi, ‘Yâ Rab! Zekât ve sadakasını vere­rek, malını (Allah rızası için) harcayana, harcadığının yerine yenisini ver’ der. Diğeri de, ‘Yâ Rab! Zekât ve sadaka hakkını ödemeyerek malını sıkanın da ma­lını telef et’ der!”[5]

Hz. Rukiyye’nin Vefatı

Peygamber Efendimizin Hz. Osman’la evli kerimeleri Hz. Rukiyye, Bedir Se­feri sırasında hastalanmıştı. Hz. Os­man, Peygam­ber Efendimizin emriyle ona bakmak üzere Medine’de kalmış, Bedir’e gidememişti. Zeyd b. Hârise Haz­retleri, Bedir Zaferi’nin haberini Medine’ye getirdiği sırada Hz. Rukiyye ve­fat etmişti.

Onu Ümmü Eymen yıkadı. Hz. Osman cenaze namazını kıldırdı ve Bâkî Kab­ristanı’na defnetti.

Hz. Rukiyye, Resûl-i Ekrem Efendimiz 33 yaşlarında bulundukları sırada, Hz. Zeyneb’ten sonra doğan kerimeleridir. Annesi Hz. Hatice’yle birlikte Müs­lüman olmuştu. Daha sonra Hz. Osman’la evlenmişti. Hz. Osman, onunla bir­likte Habeşistan’a hicret etmişti. Re­sûl-i Ekrem Efendimiz, onların beraber hic­ret ettiklerini görünce, “Osman, Lût’tan (a.s.) sonra, Allah yolunda, ailesiyle birlikte hicret edenlerin ilkidir” buyurmuştu.[6]

Ebu’d-Derdâ’nın Müslüman Olması

Ebu’d-Derdâ Uveymir b. Sa’lebe, Bedir Seferi sırasında Müslüman oldu. Şöyle ki:

Abdullah b. Ravaha (r.a.), öteden beri Ebu’d-Derdâ’nın kar­deşliği idi. Bir gün, eline keseri alıp Ebu’d-Derdâ’nın evindeki putunu kır­dı. Ebu’d-Derdâ evine dön­düğü zaman, hanımı durumu ona haber verdi. Bu­nun üzerine Ebu’d-Der­dâ dü­şünmeye başladı ve kendi kendine, “Eğer, bu putta bir hayır olsaydı, kendisini korurdu!” diye konuş­tu. Sonra da Müslüman olmak için Pey­gam­be­ri­mizin ya­nına git­ti.

Abdullah b. Ravaha, uzaktan geldiğini görünce, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ge­len, Ebu’d-Derdâ’dır. Herhalde bizi görmeye geliyor!” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “O, Müslüman olmak için geliyor. Çünkü Rab­bim, Ebu’d-Derdâ’nın Müslüman olacağını bana bildirmişti!” buyurdu.

Huzura varan Ebu’d-Derdâ, orada Müslüman oldu. Ev halkı, kendisinden önce Müslüman olmuşlardı.[7]

Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’nin Evlenmesi

Hz. Fâtıma, Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’ye teşriflerinden beş ay sonra Receb ayında Hz. Ali’yle nikâhlandı. Hicret’in 2. yılında Bedir Ga­zâsı’ndan sonra Zilhicce ayında evlendiler.

Hz. Fâtıma, Resûl-i Kibriya Efendimizin en küçük kızı ve kızlarının en sev­gi­lisi idi. Peygamber Efendimiz, bir gazâdan veya bir seferden geldiği za­man ilk önce mescide gidip iki rekât namaz kılar, sonra Hz. Fâtıma’ya uğrar, daha sonra da Ezvac-ı Tâhirat’ın ya­nı­na giderdi.[8]

Hz. Âişe (r.a.) der ki:

“Ben, Fâtıma kadar, sözü ve konuşması Re­sû­lul­lah’a benzeyen bir kimse görmedim. Fâtıma girdiği zaman, Re­sû­lul­lah onu şefkatle karşılar, ‘Hoş geldin’ diyerek selamlardı. Ben, Fâtıma’dan daha doğ­ru sözlü bir kimse de gör­me­dim.”[9]

Hz. Fâtıma’nın (r.a.) yürüyüşü de Nebiyy-i Muhterem Efendimizin yürüyü­şüne pek benzerdi.

Bir gün, Hz. Âişe’ye, “İnsanların, Re­sû­lul­lah’a en sevgili olanı kim­di?” diye soruldu.

Hz. Âişe, “Fâtıma idi” dedi.

“Erkeklerden kimdi?” diye sorulunca da, “Fâtıma’nın kocası” ce­vabını ver­di.[10]

Pey­gam­be­ri­mizin, Kızı Hz. Zeyneb’i Mekke’den Getirtmesi

Bedir esirleri arasında Pey­gam­be­ri­mizin damadı ve Hz. Zey­neb’­in kocası Ebû Âs b. Rebî’de bulunuyordu. Bedir Harbi esirleri konusunda bahsettiğimiz gibi, Ebû Âs serbest bırakılınca Mekke’ye gitti. Daha önce Hz. Zeyneb’in hicret etmesine mani olan Ebû Âs, bu sefer kendisini serbest bıraktı.

Resûl-i Kibriya Efendimiz de, Bedir Harbi’nden bir ay veya bir aya yakın bir zaman sonra Zeyd b. Hârise ile ensardan bir zâtı gön­dererek Hz. Zeyneb’i Mekke’den getirtti.[11]

Muhacir Müslümanlardan Osman b. Maz’un’un Vefatı

Bâkî Kabristanı’na, muhacir Müslümanlardan ilk defnedilen bir zâttır.

İlk Kurban Bayramı Namazının Kılınması

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Zilhicce’nin dokuzunda Se­vik Gazâsı’ndan dö­nerek Medine’ye kavuşmuştu. Ertesi günü, yani Zilhicce’nin onuncu günü Müslümanlarla birlikte na­mazgâha çıktı. Ezansız ve kametsiz olarak iki rekât Kurban Bayramı namazı kıldırdı. Namazdan sonra bir hutbe irad etti. Bu hut­be­lerinde, kurban kesmelerini Müslümanlara emretti. Kendileri de iki kur­ban kesti. Satın aldığı semiz, boynuzlu beyaz koçtan birini keserken, “Allahım! Bu, senin birliğine ve senden bana gelenlere şe­hâ­det eden bütün ümmetim nâmı­nadır” dedi. İkincisini keser­ken ise, “Allahım! Bu da, Muhammed ve Mu­hammed’­in ev halkı içindir” buyurdu. Bundan, ken­dileri, ev halkı ve yoksullar yediler.[12]

İslam’da ilk Kurban Bayramı budur!


[1] Bakara, 183-185.
[2] Buharî, Sahih, c. 1, s. 11.
[3] Bir dirhem, üç gramdır.
[4] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 103.
[5] Buharî, Sahih, c. 2, s. 120.
[6] İbn Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 36-37.
[7] İbn Sa’d, a.g.e., c. 7, s. 391.
[8] İbn Abdi’l-Berr, el-İstiab, c. 4, s. 1895.
[9] Taberî, Tarih, c. 2, s. 290-292.
[10] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 248-249.
[11] Taberî, Tarih, c. 2, s. 290-292.
[12] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 248-249.

Okumaya Devam Et

Trending

Copyright © 2021 - İslam.net.tr - İslam Arşivi - İslami Site