Bizimle iletişime geçin

Genel

Ana Gibi Yâr Olmaz

Bu içerik

yayınlandı

Atalarımız;

“Ana gibi yâr, vatan gibi diyâr olmaz.” demişlerdir.

Hakîkaten dünyâyı diyâr diyâr gezsek, anamız gibi bizi bağrına basarak sevecek ve şefkatle kucaklayacak bir ana bulamayız. İnsan, hanımı gibisini veya ondan daha iyisini her yerde bulabilir, fakat ana gibisini hiç bir diyârda bulamaz.

Âile içinde çocuk üzerinde en çok hakkı olan ve hizmeti geçen annedir. Anne, hâmile kaldığı andan itibâren çocuk yüzünden sıkıntı çekmeye başlar. Doğum sırasında bu sıkıntı, zirveye ulaşır. Kimi zaman doğum, annenin hayâtına mâl olur.

Annenin esas hizmeti, doğumdan sonra başlar. Çocuğun emzirilmesi, giydirilmesi, temizliğinin yapılması, terbiye edilmesi ve tedâvîsi gibi ardı arkası kesilmeden ömür boyu sürecek bir hizmet dönemi içersine girer.

Cenâb-ı Hakk’ın özellikle annelere lutfettiği şefkat duygusu, anneleri; istirâhatini, sıhhatini, yeme-içme ve giyinmesini düşünmeden bütün imkânlarıyla çocuğuna hizmete sevkeder.

Annenin bu sonu ve sınırı olmayan fedâkârlıklarının bedelini, evlâdın maddî bir karşlıkla ödemesi mümkün değildir.

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuruna bir adam geldi ve:
“Yâ Rasûlallâh! Anam iyice ihtiyarladı. Ben onu kendi ellerimle yediriyor, içiriyor ve sırtımda taşıyorum.. Hâsılı her türlü ihtiyâcını karşılıyorum.. Mükâfâta hak kazandım mı?.” dedi.

Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz cevâben:
“Hayır, bu senin yaptıkların, ananın senin üzerindeki haklarının yüzde birine bile karşılık değildir. Fakat sen, iyilik ediyorsun. Allâh sana bu az iyilik karşılığında çok sevap verir.” buyurdular. [1]

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in:
“Cennet annelerin ayakları altındadır.” [2] hadîs-i şerîfi de annelerin lâyık oldukları yüce mertebeyi belirlemekte ve erkekle eşit olmaktan öte üstün haklara sahib bulunduklarına işaret etmektedir.

İbn-i Amr (r.a.) anlatıyor:
“Bir adam cihâda iştirâk etmek için Hz. Peygamber (s.a.v.)’den izin istedi. Rasûlullâh (s.a.v.):
“Annen, baban sağ mı?” diye sordu. Adam:
“Evet.” deyince Rasûlullâh (s.a.v.):
“Onlara hizmet de cihâd sayılır, sen onlara hizmet ederek cihâd yap!” buyurdu. [3]


Kaynak:
[1] Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, c. III, s: 9.
[2] el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. I, s. 335.
[3] Buhârî, Cihâd, 138.

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Genel

Kur’an-ı Kerim’de Aile İçi İletişim

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

Aile, hayatımızın merkezindeki kurumlardan biridir. İnsanlık, tarih boyunca aile müessesesini önemli görmüştür. Hayata dair düzenimizin ve huzurumuzun temininde aileye önemli pay düşmektedir. Kur’an ayetleri doğrudan ya da dolaylı olarak aile konusuna değinmekte ve örnek modeller üzerinden mesajlar vermektedir.

Anne baba, çocuğun kişilik ve karakterinin gelişmesinde ilk örnek olarak karşımıza çıkar. Aile içi iletişimin temelini ebeveynlerin birbirlerine karşı iletişimi, tutumu ve davranışları oluşturur. Bu duygu ve düşünceler anne babadan çocuklara sirayet eder.

İnsanlık tarihi boyunca farklı dinler ve anlayışlar tarafından şekillenen aile, İslam’a göre hem bireyin huzur bulduğu mekân hem soyun sağlıklı olarak devamı için bir sığınak hem de bireyi çirkinliklerden koruyan bir araç olarak tarif edilmiştir.

Kur’an, erkek ve kadının birbirinde sükûn/huzur bulmak üzere eşler olarak yaratıldığını ifade etmektedir. Bu yüzden eşler, Allah’ın aralarına koyduğu sevgi ve merhameti geliştirmeye gayret etmelidirler.

Ayet-i kerimede “Kendileri ile huzur bulasınız diye…” (Rum, 30/21.) şeklinde ifade edilen kısım eşlerin yaratılış amacını açıklamakta, dolayısıyla insana, eşini kendisiyle huzur ve mutluluk bulacağı varlık olarak görmesi telkin edilmektedir. Şu hâlde aile hayatında mutluluğun ön şartı eşlerin böyle bir bakış açısına sahip olmalarıdır. Sevgi ve şefkat duyguları şeklinde tercüme edilen meveddet ve rahmet kelimeleriyle ilgili tefsirlerde farklı yorumlar yapılmıştır. Bunların ortak noktaları şu şekildedir: Eşlerin psikolojik ve biyolojik bağlarla birbirlerine bağlanması, insana yaraşır biçimde iffet anlayışının bulunması, karşılıklı sevgi ve saygı duygularıyla aile kurumunun bina edilmesi, Allah’ın insanlığa en büyük lütuflarından biridir.

Kur’an, oluşturmak istediği ailenin temelini sevgi ve merhamet üzerine kurmuştur. Kur’an’da bu husus şöyle ifade edilir: “…aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir…” (Rum, 30/21.) Ayetten de anlaşılacağı üzere aile kurumunun olmazsa olmazı sevgi ve merhamettir. Nitekim sağlıklı bir ailenin temelini de sevgi ve merhamet oluşturur. Sevgi ilahi bir lütuftur. Aile birlikteliğinin ve evliliğin olmazsa olmazıdır. Eşler arası iletişimde asıl olan “sevgi dilini” konuşabilmektir. Evliliği cebrî bir tahammülden ayıran tek şey karşılıklı muhabbettir ki böylece aile muhafaza olunabilir. Ayetten meveddet kelimesinin, doğuştan gelen sevgi duygusu için kullanılan “hubb” kelimesinden farklı olarak sonradan var edildiği ve eşlerin arasına bir ülfetin konulduğu anlaşılmaktadır. Nitekim “İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rahman onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”(Meryem, 19/96.) ayeti de bu fikri desteklemektedir.

Kuşkusuz aile içi ilişkinin sağlam olması için lazım olan diğer bir ilke güzel sözdür. Kur’an’da bu durum şöyle izah edilmiştir: “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler; yoksa şeytan aralarına girer. Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır.” (İsra, 17/53.) Ayetten de anlaşılacağı üzere şeytanın, insanların arasında kötü söz vasıtasıyla nifak ve kötülük tohumları ekeceği muhakkaktır. Güzel sözün/üslubun sadece aile içinde değil toplumun her alanında olması gerektiğini idrak ediyoruz.
Bundan dolayıdır ki Kur’an kıssalarında ve peygamberlerin hayatlarında güzel üslup ile hitap etme eylemi övülmüş ve bizlere de örnek olarak gösterilmiştir. Bu sebeple aile içi ilişkilerde olmazsa olmaz ilkelerden biri de bugün eksikliğini fazlaca hissettiğimiz güzel söz güzel üsluptur. Bunun yanı sıra Kur’an, konuşmalarımızla alakalı uymamız ve uygulamamız gereken ölçüleri belirlerken “kavlun ma’ruf”: meşru güzel söz (Bakara, 2/263.), “kavlun sedid”: doğru söz (Ahzab, 33/70.), “kavlun kerim”: tatlı, merhametli söz (İsra, 17/23.), “kavlun leyyin”: yumuşak söz (Taha, 20/44.) gibi konuşma üsluplarına dikkat çekmektedir.

Kur’an çocuk eğitimi ile ilgili ayetlerde üsluba son derece önem vermektedir. Bu bağlamda Hz. Lokman kıssası önemli mesajlar içermektedir: “Lokman oğluna öğüt verirken ona şöyle dedi: ‘Sevgili oğlum! Allah’a ortak koşma; çünkü O’na ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür.’” (Lokman, 31/13.) Ayet-i kerime, Hz. Lokman’ın çocuğuna “yavrucuğum” diye hitap ettiğine dikkat çekmektedir.

Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrahim’in babasına hitap şekline de değinmektedir: “Bir gün babasına şöyle demişti: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Sana gelmeyen bir bilgi hakikaten bana geldi, bu sebeple bana uy ki seni düz yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, Rahmanın buyruğuna uymamıştır. Babacığım! Allah’ın azabına uğramandan ve böylece şeytana bir dost olmandan korkuyorum.” (Meryem, 19/42-45.) Hz. İbrahim’in babasına hitap şekli ve konuşma üslubundan ona karşı derin bir sevgi ve saygı duygusuna sahip olduğu anlaşılmaktadır. Zira o, konuşmasında, farklı bir şekilde hitap edebilecekken “babacığım” hitabını kullanmayı yeğlemiştir. Bu hitap tarzında samimiyet, içtenlik ve sıcaklık söz konusudur.

Kur’an’ın üzerinde durduğu diğer bir husus da şudur ki Kur’an’a göre eşler birbirlerinin elbisesidir. Elbise bedenle bütünleştiği gibi eşler de birbirleriyle bütünleşmek suretiyle birbirlerini her türlü dış etkenden muhafaza etmelidir.

Netice olarak ifade etmek gerekirse atamız Hz. Âdem ile Hz. Havva tarafından temeli cennette atılan ve cennette devam edecek olan aile hayatının huzurlu ve sağlıklı bir şekilde devam etmesi için aile içi iletişimde elzem olan davranışlar şunlardır: sevgi saygı, şefkat, merhamet, fedakârlık, sabır, muhabbet ve güzel kelam… Aileyi aile yapan ve kalıcı kılan temel faktörler bunlardır. Kur’an eksenli bu değerlerin ihya edilmesi durumunda aile yuvasının insanın dünya ve ahiret mutluluğuna vesile olacağı aşikârdır.


Kaynak: Mevlüt Topçu – Ankara Sincan Müftüsü, Diyanet Dergisi / Nisan-2021

Okumaya Devam Et

Genel

Ölümden Sonra Sevabı Kesilmeyen Üç Şey

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

“İnsan ölünce üç şey dışında ameli kesilir: Sadaka-i câriye (faydası kesintisiz sürüp giden sadaka), kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.”

(Müslim, Vasiyyet, 14)

Ölüm, yaşadığımız dünya hayatının sona ermesi ve varlığı kesin olan sonsuz ahiret hayatının başlangıcıdır. Ebedî hayatın başlangıcı ile beraber dünya hayatında en ufak şeyden en büyüğüne kadar kayıt altına alınan amel defterlerimiz kapanır. Ancak ilahi hikmet gereği bazı amellerin sevabı kesilmez ve sahibi için hâlâ işler vaziyettedir. Allah Resulü’nün (s.a.s.) bir hadisinde belirttiği üzere bunlar; sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve dua eden hayırlı evlattır.

İslam dini müntesiplerinden sadece kendileri için yaşam sürmelerini beklemez. Yeryüzünün halifesi olan Müslümanlar dünya hayatında huzurun teminatı olurken hem kendileri hem de kendilerinden sonrakiler için çalışırlar.

Ölümün kendileri için bir son olmadığını bilen Müslümanlar, dünyayı güzelleştirirken her yaptıkları işin başka bir boyutu olduğuna inanırlar ve buna bağlı olarak çok yönlü bir kazanım peşinde olduklarının bilincindedirler. Bu nedenle tüm insanlığa faydalı olacak hayırlar Müslümanlardan sâdır olur. Sadaka-i câriye tıpkı bir ırmağın akışı gibi istifadesi bol ve daim, dolayısıyla sevabı kesintisiz olan sadakalar için kullanılır. Camiler, çeşmeler, okullar, yollar, köprüler ve bilcümle insanlığa faydası olacak olan iyilikler bu tür sadaka çeşitlerindendir. “Cömert; Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın ama cehennemden uzaktır.” (Tirmizî, Birr, 40). İslam’ın Müslümanlara aşılamış olduğu bu hüküm fehvasınca malını hayır uğruna harcayanlar her daim Allah’a ve dolayısıyla cennete yakın vaziyettedirler.

İnsanın ölümünden sonra sevabı kesilmeyen amellerinden ikincisi, kendisinden faydalanılan ilimdir. Bir Müslüman ömrü boyunca bilginin peşindedir ve ilmini insanlığa hizmet için sarf eder. Talebe yetiştirmek, eserler telif etmek, ilim meclislerinin kuruluşu ve yaygınlaşması için her türlü desteği sağlamak ecri daim olan ameller arasındadır. İslam’da ilim öğrenme ve onu başkalarına öğretme hususunun sahibine her zaman üstünlük kazandırdığı birçok vesile ile belirtilmiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadisinde “Ancak iki kişiye gıpta edilir: Onlardan biri Allah’ın kendisine mal verdiği ve Hak yolunda o malı harcamasına imkân tanınan kişi, diğeri de Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkasına öğreten kimsedir.” (Buhârî, İlim, 15) buyurmaktadır. Söz konusu hadiste hem insanlığın hayrına olarak hak uğruna malından vermeye hem de ilim öğrenip öğretmeye teşvik bulunmaktadır.

Allah Resûlü (s.a.s.), kendisini ilme açan ve bu ilimden insanların da en güzel şekilde faydalanmasını sağlayan kişilerin durumunu etkileyici bir temsille anlatmıştır: “Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, (farklı yapılardaki) topraklara düşen bol yağmura benzer. Bunlardan bazıları temizdir, suyu alır, bol bitki ve ot yetiştirir. Bazıları kuraktır, suyu (yüzeyinde) tutar. Bu sudan insanlar yararlanır; hem kendileri içerler hem de (hayvanlarını) sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir toprak çeşidi de vardır ki dümdüzdür. (Ona da yağmur düşer ama) o ne su tutar ne de bitki yetiştirir. Allah’ın dinini inceden inceye kavrayan, Allah’ın beni kendisiyle gönderdiğinden (hidayet ve ilimden) faydalanan, öğrenen ve öğreten kimse ile (bunları duyduğu vakit kibrinden) başını bile kaldırmayan ve kendisiyle gönderildiğim Allah’ın hidayetini kabul etmeyen kimsenin misali işte böyledir.” (Buhârî, İlim, 20).

Son olarak ise İslam toplumunun teminatı olan temiz bir neslin yetiştirilmesine matuf olarak dua eden hayırlı evlatlardan bahsedilir. Geleceği şekillendiren çocuklar, güzel ahlak kuralları ile eğitildiğinde sağlıklı bir toplumun hem kurucu unsuru hem de koruyucusu olurlar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), hiçbir babanın evladına güzel terbiyeden daha kıymetli bir bağışta bulunmadığını belirtmiştir (Tirmizî, Birr ve Sıla, 33). Bir kimsenin kendisine hayır duada bulunacak evlatlar yetiştirerek dâr-ı bekaya göç etmesi şüphesiz hem kendisinin ahiret hayatı için hem de geride bıraktığı topluma hayırlı bir birey kazandırmış olması bakımından kazançtır.

İnsanların ahiret hayatına intikal etmesiyle üç amel dışındaki amellerin kesilmiş olduğunu bildiren hadisi birey özelinde anlayacağımız gibi toplum bazında da yorumlamak mümkündür. Öyle ki hadiste âdeta topluma hem bayındır bir medeniyete hem de İslam düşüncesinin temelini oluşturacak bir nesli var etmeye çağrı bulunmaktadır. Şairin dediği gibi:

Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan

Nerde, hangi yöremizde zihnin tunç surlardan berkitilmiş ülkesi

İslam kültürüyle bezenen bayındır bir yeryüzünün müjdelenmesi ancak pak nesillerin ilim ve irfanla husule getireceği İslam düşüncesi ile mümkündür. Bu nedenle bugün de yeryüzünü imar edip umrana kavuşturmak Müslümanların vazifesidir.

Ölümden söz ettiğimiz bir durumda bile bitmeyen kazanımlardan bahsetmemiz yalnız mümine mahsus olan hâllerdir. Öyle ki o, yeryüzünü güzelleştirdiğinde hem insanlığa karşı hayrı dokunmuş hem de dünyadan ayrıldığında ecri daim olan ameller işleyerek göç etmiştir. İlim uğruna gösterilen çabalar, kendisinden sonrakilere faydası olup amel defterini kapatmayan nişanelerden sayılmıştır. Son olarak İslam ümmetine kazandırdığı hayırlı evladın duası sevabı kesilmeyen ameller arasında yerini almıştır.


Kaynak: Arş. Gör. Ayşe Sağlam – Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (Diyanet Aile Dergisi, Mayıs/2021)

Okumaya Devam Et

Genel

Mescid-i Aksa Nedir? Nerededir?

Bu içerik

yayınlandı

Yayınlayan

El-Mescidü’l-Aksâ, Kudüs’te eski Süleyman mabedinin bulunduğu yerde inşa edilmiş olan camiin adı. “En uzak mescit” anlamına gelen bu tabire ilk olarak Kur’ân-ı Kerîm’in Mirac’la (bk. “rnirac” “İsrâ” ve “İsrâ Suresi” maddeleri) ilgili olarak şöyle yer verilir: “Kulu Muhammed’i, gece vakti, ayetlerimizden bazılarını göstermek için El-Mescidü’l-Haram’ dan, çevresini mübarek kıldığımız el-Mescidü’l-Aksâ ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, her şeyi işitir ve görür” (el-İsrâ, 17/1).

Mescid-i Aksâ’ya “İliya” veya günahlardan temizlenme yeri anlamında “Beyt-i Makdis” yahut “Beyt-i Mukaddes” adı da verilmiştir. Beyt-i Makdis, İbranice “bethammikdaş” kelimesinden alınan ilhamla kullanılmış olup “Mabed” anlamına gelir ve bununla Hz. Süleyman’ın mabedi kastedilir (ez-Zerkeşî, İ’lâmü’s-Sâcid Kahire 1397, s. 277; Elmalı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1936, IV, 3144; İslâm Ansiklopedisi, ‘ Mescid-i Aksa”, “Kudüs” mad.).

Mescid-i Aksâ’ya en uzak mescit anlamında bu ismin verilmesi, Mekke’deki Mescid-i Haram’a yaya yürüyüşü ile bir aylık mesafede bulunması yüzündendir. Hz. Peygamber mirac gecesinde; “Burak’a bindim Beytu’l-Makdis’e gittim” (Müslim, İman, 259; Nesaî, Salât, 10) buyurmuştur. Diğer yandan eski tefsirlerde Mescid-i Aksa, Mirac ile ilgili görülmüş hatta onunla, gökteki bir yerin kastedildiği de öne sürülmüştür.

Yeryüzünde Mescid-i Haram’dan sonra yapılan en eski mescitlerden birisi Mescid-i Aksa’dır. Yapımına Davud (a.s) başlamış ve Hz. Süleyman tarafından tamamlanmıştır (ez-Zerkeşi, a.g.e., 281, 282, 287).

Mescid-i Aksâ, hicretin l6. ayına kadar müslümanların kıblesi idi. Hz. Peygamber (s.a.s), niyet ile ziyaretine izin verdiği üç mescit arasında Mescid-i Aksâ da vardır.

Hz. Ömer (r.a.) devrinde Kudüs fethedilince, oraya giden halife bir gece vakti Beytü’l-Makdis’e girdi ve bütün gece orada namaz kıldı. Sabah olunca ezan okutarak cemaat ile namaz kıldı.

Bundan sonra Hz. Ömer (r.a.) Kâbul Ahbâr’ı çağırarak müslüman mescitinin nerede yapılabileceğini sordu. Kâb, es-Sahrâ (kaya)’ya işaret etti ve hatta bunun kıble olmasını istedi. Hz. Ömer (r.a.) ona İslâm kıblesinin Kâbe olduğunu hatırlattı. Fakat Beytü’l-Makdis’in mukaddes hatırasına da bir mescit yaptırdı ve kıblesini Kâbe tarafı olarak tesbit etti. Burası daha sonra Kubbetü’s-Sahrâ’nın yeri oldu.

Kubbetü’s-Sahrâ depremlerden zarar görmüş ve bir çok kez tamir edilmiştir. Burası, dört yandan merdivenlerle çıkılan geniş bir seddin ortasında, sekiz köşeli ve yüksek kubbeli bir bina idi. Dördü merdivenlere açılan, sekiz tane yaldızlı tunç ve sedir ağacından kapısı vardı. İçeride iç içe dairevi sütün sıralarına ve mozayıklı bingilere dayanan kubbenin altında sahra (kaya) durmaktaydı. Bakır, demir kafes ve tahtadan üç tabaka olarak inşa edilmiş bulunan yüksek kubbenin tahtadan dış tabakası altın varak ile kaplı idi.

Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu seddin üç tarafından, daha küçük üç kubbeli yapı bulunuyordu. Bunlar Kubbetü’s-Silsile, Kubbetü’l-Mirac ve çok köşeli bir yapı olan Kubbetü’n Nebî idi. Bugün bunların şekilleri kısmen değişmiş bulunmaktadır.

Özetle, Kubbetüs-Sahrâ’nın bir ziyaret yeri olmasına karşılık, Mescid-i Aksa, bunun bir ibadethanesini teşkil eder. Mescid-i Aksa deyince; İslâm kaynaklarında Halife Abdülmelik’den, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’a kadar gelip geçen pek çok halife ve padişahlar tarafından burada inşa edip bırakılmış. Kubbetü’s-Sahrâ, mezar, türbe, tekke, zaviye ve sebil gibi dini amaçla yapılmış yapılan içine alan yaklaşık 150 dönüm kadar bir arazi üzerine serpilmiş binalar topluluğu anlaşılır. Dar anlamda Mescid-i Aksâ deyince, Kubbetü’s-Sahra’dan uzakta olmayan ve Abdülmelik tarafından inşa edilmiş bulunan cami kastedilir. Bu caminin yapımında İran hükümdarı, II. Hüsrev tarafından tahrip olunmasına kadar ayakta duran Jüstinyen tarafından inşa edilmiş bulunan, Meryem Ana Kilisesi’nin harabelerinden çıkan malzeme kullanılmıştır.

Tarih içinde pek çok el değiştiren Kudüs ve dolayısıyla İslâm’ın iki yeri, İsrâ ve Mirac’ın ilk durağı olan Mescid-i Aksâ, bugün Yahûdilerin işgali altında bulunmaktadır.

Yazar: Mefâil HIZLI

Okumaya Devam Et

Trending

Copyright © 2021 - İslam.net.tr - İslam Arşivi - İslami Site