Bizimle iletişime geçin

Makaleler

Zaman Bilinciyle Zamana Değer Katmak

Bu içerik

yayınlandı

Zamânın hızla akıp gidiyor olması insanı gaflete düşmeden içinde bulunduğu ânı en güzel şekilde değerlendirmeye sevk etmelidir. Kıymetine paha biçilemeyecek kadar değerli bir nîmet olan zaman, çift yönlü kılıç gibidir. Zaman, hakkını verene yoldaş, gaflete düşene pişmanlıktan başka nedir ki?

Dünyâ ve âhiret bağlamında zaman mefhumuna bakacak olursak dünyâda sınırlı ama âhirette sınırsızdır. Sınırlı olarak bize verilmiş bu değeri yaşantımızla anlamlı hâle getirebildiğimiz ölçüde kalıplarımızdan sıyrılıp ebediyet yolcusu olabiliriz. Bu yolda zamânın hakkını verebilmekte en büyük engellerden birisi gaflettir ki yaşarken gönlün ölmesine sebeptir. Oysa ki kalbi hayat bulmuş bir kimse bedeni toprağa emânet edilse bile güzel mârifet mîrâsıyla, hâtıralarıyla, sadaka-i câriyeleriyle zamâna meydan okumaktadır. Bu yüzden ki Yûnus Emre (ks) “Ölen hayvân imiş âşıklar ölmez.” demiştir.

Peygamberimiz’in (sav) akıllı insan ve âciz insana yapmış olduğu tanımlama esâsen zamâna karşı sorumluluk bilincine sâhip olan insanla bilinçsiz insanın tanımıdır. Zîrâ O (sav): “Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini duygularına tâbî kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören) dır.”[1] buyurmuştur. Buradan da anlaşılacağı gibi ölümden sonrası hayâta hazırlık, ‘ânın’ kulluk sorumluluklarını yerine getirmeye bağlıdır. Dünyânın geçici süsüne aldanıp kalmak insanı dünyevî ve uhrevî sorumlulukları yerine getiremeyecek bir gaflete sürükleyebilir. Gafletin en önemli ilaçlarından birisinin de ölümü sıkça anmak olduğu haber verilmektedir.

Ölümü; “rûhun bedeni terk etmesi, bedenin tüm işlevlerini yitirmesi” şeklinde tanımlamak mümkündür. Ölüm, fânî olan her şeyin dünyâdaki hayâtının mutlak sonu olmasıyla berâber, yaptığı her eylemden sorumlu olan insan açısından daha farklı bir konuma sâhiptir. Hikmetsiz hiçbir şeyi yaratmamış olan Rabbimiz, ölümü ve hayâtı yaratmasının hikmetini şu âyet-i kerîme ile ifâde etmiştir: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayâtı yaratandır. O, mutlak güç sâhibidir, çok bağışlayandır.”[2] Rabbimiz, nasıl bir hayat yaşayacağımızı daha iyi biliyor olmasına rağmen, bizim de bu hikmete râm olmamız açısından bizi, hayat ve ölüme muhâtap kılmıştır. Bu yönüyle ölümü bir son değil, asıl hayâtın başlangıcı olarak görmek gerekmektedir. Ölüm, âhiret âlemine açılan kapı konumundadır. Bu noktada mü’min zerre miktârı hayrın ve şerrin karşılığının olduğunu bilerek hareket etmeyi tercih etmelidir.[3] Âlemlerin Rabbinin huzûrunda mahcûb olmamak için, ölümü kendisine vaaz eden bir vâiz mesâbesinde görmeli, yaşantısında günâha ve isyâna düşmemek için çaba göstermelidir. “Vâiz olarak ölüm yeter”[4] hadîs-i şerîfinde bu durumun îzâhı yapılmıştır.

Ölümü Anmak Zamânı Kıymetlendirme Çabasına ve Gönlün Dirilişine Vesîledir

Sekülerizmin/dünyevîleşmenin daha yaygın olduğu bu çağda, kişiyi Allah’tan (cc) alıkoyacak her şeyin (mâsivânın), mü’minin kalbine daha fazla gaflet verdiği muhakkaktır. Gafleti, mü’minin gönlünü mânevî ölüme sürükleyen bir illet olarak gördüğümüzü yukarıda ifâde etmiştik. Ölümü anmak ise, bu illetin tedâvisi olarak karşımıza çıkar. Ölümü hatırından çıkarmayan kimsenin gözünde/gönlünde Allah’tan (cc) gayrı ne varsa, dünyâ ve dünyâya âit olan her şey değersizleşir, basitleşir. Mânevî ölümü gerçekleştirecek tüm hastalıklara karşı koruyucu tedbîri, ölümü hatırlamakla (ölüm tefekkürüyle) almış olur. Böylece mü’min, lezzetleri kaçıran ölümü anmakla[5], lezzetlerin hakîkîsinin bulunduğu Cennet’i kazanmak için sarf edeceği gayreti diri tutmuş olacaktır. Kendini ölüme mânen hazırlamış olan kişi, aynı zamanda kabre de hazırlanmış olacaktır.“Her nefis ölümü tadacaktır”[6] ilâhî beyânı gereğince insan ölçeğinin idrâkine varıp kabre hazır bir hayâtın peşinde hayâtını anlamlı kılmaya gayret edecektir.

Zamânı Kulluk Şuuruyla Değerlendirenlerin Hasat Meydanı: Âhiret

İnsanlar, Allâh’ın (cc) dilediği kadar kabirlerde kaldıktan sonra hesap vermek üzere tekrar diriltileceklerdir.[7] Ölümü olmayan bu dirilişle insanlar hayat bulacaklar ve dünyâ hayâtındaki yaşantılarına göre nihâî vatanlarına yönlendirileceklerdir.[8] Şu âyet-i kerîmede bu hakîkat gündeme getirilmiştir: “Nihâyet Sûr’a üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler. (İşte o zaman:) Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmân’ın vâdettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! derler.”[9]

Kabirlerinden kalkan insanlar haşir meydanında toplanacaklardır. Haşir meydanında insanların hâli, dünyâya geldikleri günkü gibi yâni çırılçıplak şekilde olacaktır. Hz. Peygamber’den (sav) nakledilen şu hadîs-i şerif bu konuda bize bilgi vermektedir: Hz. Âişe (r.anha) anlatıyor: Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: ‘İnsanlar ayakkabısız, vücûdu çıplak ve ilk yaratılışları gibi sünnetsiz haşrolunacaklar.’ buyurdu. Ben de: “Yâ Rasûlallah! Erkek, kadın berâber mi? Bunlar birbirlerine edeb yerlerine bakarlar.” dedim. Rasûl-i Ekrem: ‘Ya Âişe! Haşir işi çok güçtür, insanların birbirlerine bakmalarına müsâit değildir.’ buyurdu.[10] O gün her insan, kendi sonunun ne olacağı endîşesiyle bir bekleyiş içerisinde olacaktır. O günün vermiş olduğu zahmetin şiddeti yine kişinin dünyâdaki amelleri doğrultusunda şekillenecektir. O gün amel defteri sağ tarafından verilenler sevinecek, sol tarafından verilenler ise üzülecektir: “Kitâbı sağ tarafından verilen: Alın, kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesâbımla karşılaşacağımı zâten biliyordum, der. Kitâbı sol tarafından verilene gelince, o: Keşke, der, bana kitabım verilmeseydi de, hesâbımın ne olduğunu bilmeseydim!”[11] Haşir meydanında insanlar inceden inceye hesaptan geçirileceklerdir. Dünyâda zulme uğrayan kişi, zulmedenden hakkını alacak, orada kimseye en küçük bir haksızlık yapılmayacaktır.[12] “Kıyâmet günü hak sâhiplerine haklarını mutlaka edâ edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak.”[13] “Kıyâmet günü, dört şeyden suâl edilmedikçe, kulun ayakları (Rabbinin huzûrundan) ayrılamaz: 1- Ömrünü nerede harcadığından, 2- Ne amelde bulunduğundan, 3- Malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından, 4- Vücûdunu nerede çürüttüğünden.”[14]

Günlük hayâtımızı disipline eden ve vakit bilinci kazandıran en önemli ibâdet hiç şüphesiz namazdır. İslâm açısından en önemli ibâdetin namaz olduğu gerçeği ise tüm müslümanlar tarafından bilinmektedir. Âhirette ibâdetler konusunda da ilk sorgunun namazdan olacağı ve namaz hesâbı olumlu olanın kurtuluşa ereceği, hadîs-i şerifte şöyle ifâde edilmiştir: ‘Kıyâmet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesâbını verecek. Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa, hüsrâna düştü demektir. Eğer farzında eksiklik çıkarsa Rabb Teâlâ Hazretleri: “Bakın, kulumun (defterinde yazılmış) nâfilesi var mı?” buyurur. Böylece, farzın eksikleri nâfile (namazları) ile tamamlanır. Sonra, bu tarzda olmak üzere diğer amelleri hesaptan geçirilir.[15] Namazın ehemmiyeti husûsunda birçok kez uyarılan mü’min, mahşerde namaz husûsunda esaslı bir hesâba çekilecektir. Namazı hakkıyla kılıp rûhunu diri tutan mü’min kötülüklere karşı kendini dâimâ korumuş olacağından, onun hesâbının kolay geçmesi ümîd edilebilir. Sevap ve günahları hatâsız bir terâzi (mîzan) ile tartılacak olan insan, sevapları günahlarından ağır olursa kurtuluşa ererken; günahları sevaplarından ağır olur ise hüsrâna uğrayacaktır.[16] Îmân üzere ölme bahtiyarlığına erememiş kâfirlere, münâfıklara ise ebedî olarak Cehennem vaad edilmiştir.[17]

Sonuç Olarak

İnsan, hayli uzun bir yolculuğun içerisinde yer almaktadır. Zamânın kısalığı ve yolculuğun uzunluğu; hazırlığın ne kadar şümûllü/kapsamlı ve bir an önce yapılması gerektiği husûsuna bir işâret olarak görülmelidir. Dünyâ hayâtı âhiret hayâtına oranla; bir yolcunun, bir ağaç gölgesinde oturup dinlendiği bir süre kadar kabûl edilmelidir.[18] Mü’min, zamânını zâyi edecek ve kendisini dinden uzaklaştıracak dünyâ zevklerini, ebedî huzûra erebilmek için terk etmelidir. Kısacık olan bu ömürde nefsinin hevâsına uyup, sonu olmayan âlemde hüsrâna uğramamak için dâimâ uyanık halde olmalıdır. Ölüm ve sonrasında kişinin başına gelecekler Kur’ân ve sünnette haber verilmiş ve ölüm gelmeden önce hazırlıkların yapılması her fırsatta ifâde edilmiştir. Âhirete îmânın tam olması, mü’min olabilme şartlarından sayılmış ve insanın, işlediği tüm amellerden hesâba çekileceği vurgulanmıştır. Âhirete îmânın, mü’minin hayâtında, günahlara karşı çekilmiş en güçlü set olduğu muhakkaktır. Çünkü mü’minin bir günâha dalması söz konusu olduğunda, bunun âhirette hesâbının sorulacağı hemen hatırına gelir ve o günahtan kaçınır. Dünyâ imtihânında başarılı olabilmek için, yapılan ilâhî uyarılara kulak vermeli, ölümü ve âhireti hiçbir zaman unutmamalıyız.


Dipnotlar:

[1] Tirmizî, Kıyâmet, 25.

[2] Mülk 67/2.

[3] Zilzal, 99/7-8.

[4] Müslim, Cenaiz, 1,2; Ebu Davud, Cenaiz 16; Tirmizî, Cenaiz 7.

[5] Nesâî, Cenâze, 3; İbn-i Hibban, 2559.

[6] Ankebut, 29/57

[7] Bakara 2/28, 56, 243.

[8] Tecrid-i Sarih, 2051.

[9] Yâsin 36/51-52.

[10] Tecrid-i Sarih, 2048.

[11] Hakka 69/19-20; 25-26.

[12] Kehf 18/49.

[13] Müslim, Birr 60; Tirmizî, Kıyâmet 2.

[14] Tirmizî, Kıyâmet 1.

[15] Tirmizî, Salat 305; Nesai, Salat 9.

[16] A’raf 7/8-9.

[16] Beyyine 98/6.

[17] Tirmizî, Zühd 44.

Kaynak: İdris Kocabaş – Yenidünya Dergisi / Mart 2021

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copyright © 2021 - İslam.net.tr - İslam Arşivi - İslami Site