15 C
Bursa
6 Aralık 2021 Pazartesi
spot_img

Abdullah Bin Übeyy’in Ölümü

Abdullah b. Übey b. Selûl, münafıkların reisi idi. Hz. Re­sû­lul­lah’­ın aziz şah­si­yetini nazarlardan düşürmek, İslamiyetin inkişafına mani olmak ve Müslü­manları birbirine düşürmek için elinden gelen gayreti ömrü boyunca göster­mekten geri durmamıştı. Bu menhus maksadını tahakkuk ettirmek için de bir­çok iftirada bulun­muştu. Müslümanların tesanüde en çok muhtaç ol­duğu bir zamanda bu adam tesanütlerini bozucu hareketlerde bulunurdu. Fa­kat Ce­nab‑ı Hakk’ın inayeti ve Re­sû­lul­lah’ın tedbir ve himmeti ile bu teşeb­büsleri hep akim kalırdı.

Başında bulunduğu nifak şebekesinin yaptıklarından dolayı haklarında ayet-i kerimeler, hatta “Münafıkûn” adın­da müstakil bir sure nâzil olmuştu.

Bu sebeple, Hz. Re­sû­lul­lah, bunlara karşı hep ihtiyatlı davranır, hal ve ha­re­ketlerini kontrol altında bulundurur ve İslam câmiasının ittifak ve tesanü­dü­nü bozucu plânları karşısında hep tedbirli olurdu.

İşte, İslam câmiasının birliğini bozmak için eline geçen her fırsatı kullan­maktan geri kalmayan bu adam, Hicret’in 9. senesi Zilkade ayında öldü.[1]

Pey­gam­be­ri­mizin, Cenaze Namazını Kıldırması

Abdullah b. Übey, münafıkların reisiyken, oğlu Abdullah son derece sa­mi­mi ve müttakî bir Müslümandı. Bu, “ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran” Ce­nab-ı Hakk’ın kudret ve hikmetinin bir tecellisiydi. Baba münafıkların reisi, oğul mücahit bir Müslüman…

Babasının ölümü üzerine oğlu Abdullah, Hz. Resûllah’­ın huzuruna çıkarak, “Yâ Re­sû­lal­lah! Gömleğini bana ver­sen de, babamı onunla kefenlesem…” dedi; sonra da, “Yâ Re­sû­lal­lah! Onun namazını kılıp istiğfarda bulunsa­nız!”[2]diye ri­cada bulundu.

Gariptir ki hayatı boyunca İslamiyet aleyhinde plânların tasavvuru ve ta­hakkukuyla meşgul olan bu adamın kefelenmesi için, Resûl-i Ekrem Efendi­miz, sırtından gömleğini çıkarıp Hz. Abdullah’a verdi ve “Cenaze hazırlanınca bana haber veriniz, namazını kılayım!”[3]diye buyurdu.

Hz. Ömer’in İkazı

Cenaze hazırlanmıştı. Peygamber Efendimiz namazı kılmaya kalkarken, Hz. Ömer arkasından ridâsına yapıştı ve “Yâ Re­sû­lal­lah! Allah sizi münafıklar üzerine namaz kıl­maktan neh­yetmedi mi?”[4]dedi.

Peygamber Efendimiz, gülümseyerek, “Ben, istiğfar et­mek veya etmemekte serbest bırakılmışım. Ben de tercihimi yaptım! Allah Teâlâ, ‘Habibim! Bu mü­nafıklara, sen ister istiğfar et, istersen istiğfar etme (etmen de, etme­men de mü­sâvîdir). (Eğer) onlar için yetmiş defa istiğfar et­sen, Allah onları asla affetme­yecektir’ (Tevbe, 80) buyur­muş­tur”[5]dedi.

Daha sonra Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Abdullah b. Übey’in cenaze namazını kıldı ve kabri başına kadar da gitti.[6]

Nâzil Olan Ayet

Aradan çok zaman geçmeden, Pey­gam­be­ri­mize, münafık ölüleri hakkında Cenab-ı Hak tarafından şu kesin emir verildi:

“Münafıklardan ölen hiçbir kimse üzerine, hiçbir zaman namaz kılma; kabri başında (gömülürken veya ziyaret için) durma! Çünkü onlar, Allah’ı ve Resû­lünü tanımadılar ve fâsık olarak can verdiler.”[7]

Bundan sonra Peygamber Efendimiz, hiçbir münafığın cenaze namazını kıl­madı, kabrinin başında da durmadı.[8]

Hikmet

Peygamber Efendimizin, böylesine ömrünün her safhasında İslam cemaa­tini bölmek gayretiyle yaşayan bir adamın cenazesine karşı bu alâkasının şüp­hesiz birçok hik­meti vardı.

En mühim hikmeti, onun etrafında toplanmış olanların samimi iman etme­lerini temin etmekti. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimize, gömleğini niçin ver­di­ği ve cenaze namazını niçin kıldığı sorulduğunda, şu cevabı vermişti:

“Gömleğim ve onun üzerine kıldığım namazım, kendisini Rabbimden gele­cek azaptan kurtaramayacaktır; fakat ben, bu sâyede onun kavminden bin ki­şinin samimi Müslüman olmasını umuyorum!”[9]

Gerçekten de, Resûl-i Ekrem’in, Abdullah b. Übey’e bu derece lütufkâr dav­ranmasını gören bin kişi, samimiyetle Müslüman olmuştur.[10]

Bunu gören Hz. Ömer de, davranışından pişmanlık duy­muş ve “Allah ve Re­sûlü elbette daha iyi bilir!” demiştir.[11]


[1] İbn Kesir, Sîre, c. 4, s. 64.
[2] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 2, s. 18.
[3] Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 2, s. 18; Buharî, Sahih, c. 2, s. 76; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 280.
[4] Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 2, s. 18; Müslim, Sahih, c. 4, s. 1865.
[5] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 197; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 1, s. 16; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 279.
[6] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 197; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 1, s. 16; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 279.
[7] Tevbe, 84.
[8] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 197; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 1, s. 16.
[9] Taberî, Tefsir, c. 10, 206.
[10] Aynî, Umdetü’l-Kari, c. 8, s. 54.
[11] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 197.

Önceki İçerikBenî Hilâl Heyeti
Sonraki İçerikHaccın Farz Kılınması

İlgili Gönderiler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Sosyal Medya

8,497BeğenenlerBeğen
610TakipçilerTakip Et
1,957TakipçilerTakip Et
- Reklam -spot_img

Son Eklenenler