Site icon İslam.net.tr – İslam Arşivi

Zarâfet ve Nezâket Müslümanın Alâmet-i Fârikasıdır

Hoşluk, güzellik ve incelik anlamına gelen zarâfet; kāl ve tavırdaki güzel görünüş, hareketlerdeki âhenkdâr güzellik ve inceliktir. Her türlü kapıyı açacak olan yegâne anahtarımız sabır ve nezâkettir.

Zarâfet ve nezâketi Müslümanın en temel vasfı olarak gören Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Allah nezâketle muâmele eder, nezâket ve ağırbaşlılığı sever, şiddet ve kabalık karşılığında vermediğini nezâket ve ağırbaşlılık karşılığında verir.” (Ebû Dâvûd, Edeb 10)

Her ahlâkî güzellikte olduğu gibi nezâket ve zarâfette de en güzel örnek Peygamber Efendimiz idi. Peygamber Efendimiz her defasında muhâtabın seviyesine göre konuşur, insanlara karşı hitâbında tatlı dili ve nezâketi elden bırakmazdı. Hz. Peygamber’in hayâtı boyunca insanlara küfretmediği, hakāret etmekten kaçındığı bilinen bir şeydir. Hattâ yanında başkalarının kötülenmesini ya da hakārete mâruz kalmasını da kabûl etmezdi.

Rabbimiz Kur’ân’da nezâket ve zarâfet ölçülerini açıkça biz kullarına beyan buyurmaktadır.  Peygamber Efendimiz’i ziyârete gelen ashâb-ı kirâmın birlikteliği uzatmalarındaki yanlışlığa, ilâhî ihtarla şu şekilde dikkat çekmektedir: “…Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez…” (Ahzâb, 53.)

Peygamber Efendimiz getirdiği ilâhî ölçülerle bir zarâfet toplumu ortaya çıkarmıştır. Gerek bireysel gerekse sosyal hayatta uyulması gereken kuralları tatlılıkla ortaya koymuş, kimsenin kimseyi rahatsız etmesine müsâade etmemiştir. Bu gerçekten hareketle Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim sarımsak veya soğan yemişse, bizden ve mescidimizden ayrılsın! (Evinde otursun).” (Buhârî, Ezân 160, Et’ime 49 İsti’zân 24; Müslim, Mesâcid 73)

Ebû Eyyûb el-Ensârî ve âilesi, Peygamber Efendimiz’i (sav) misâfir ettikleri günlerde yemek pişirir ve kendisine ikrâm ederlerdi. Yemeğin kalan kısmı geri geldiğinde, Âlemlerin Efendisi’nin parmaklarıyla dokunduğu yerleri araştırır, bununla teberrük ederlerdi. Bir keresinde soğanlı veya sarımsaklı bir yemek göndermişler, fakat Hz. Peygamber (sav) yememişti. Ebû Eyyûb (ra), yemekte Peygamber Efendimiz’in parmak izlerini göremeyince, endîşe ile yanına giderek:

“–Yâ Rasûlallah! O yemek haram mıdır?” diye sordu.

Rasûlullah (sav):

“–Değildir! Fakat kokusundan hoşlanmadım. Çünkü ben meleklerle konuşuyorum.” buyurdu.

Bunun üzerine Ebû Eyyûb (ra):

“–Sizin hoşlanmadığınız şeyden ben de hoşlanmam!” dedi.

Ancak Rasûlullah (sav):

“–Siz onu yiyiniz!” buyurdu.

Bundan sonra Fahr-i Kâinât’a (sav) bir daha o sebzeden yemek yapmadılar. (Müslim, Eşribe, 170-171)

Bu rivâyet Peygamber Efendimiz’in nezâket ve zarâfetin zirve şahsiyeti olduğunu göstermektedir. İnsanları ve melekleri hiçbir şekilde rahatsız etmemek için ne kadar hassas davrandığını ortaya koymaktadır.

Peygamber Efendimiz’in gerek sosyal hayâtında gerekse tebliğ faaliyetlerinde ne denli ölçülü davrandığını bizzat Rabbimiz şu şekilde dile getirmektedir: “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrâfından dağılıp giderlerdi…” (Âl-i İmrân, 3/159)

İncelik ve estetiğin öncüsü konumundaki Peygamber Efendimiz biz ümmetinden de kabalık, şiddet ve hırçınlık gibi insanlığa yakışmayan tutum ve davranışlardan uzaklaşmamızı istemektedir. Bu minvâlde Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Yumuşaklık nerede bulunursa orayı güzelleştirir. Yumuşaklığın bulunmadığı her davranış çirkindir.” (Müslim, Birr, 78-79)

Bir gün Enes (ra):

“Rasûlullâh’ın (sav) kokusundan daha güzel ne bir amber, ne bir misk, ne de herhangi bir hoş koku koklamadım. Allah Rasûlü’nün mübârek teninden daha yumuşak ne bir atlasa ne de bir ipeğe dokundum.” demişti.

Onu dinlemekte olan talebesi Sâbit:

“-Ey Enes, sen sanki her dâim Allah Rasûlü’ne bakıyormuş ve onun mübârek sadâsını işitiyormuş gibi yaşıyorsun değil mi?” dedi.

Enes (ra) şu cevâbı verdi:

“-Evet, vallâhi kıyâmet günü O’na kavuşmayı umuyorum. Yanına varınca:

-Yâ Rasûlallâh! Küçük hizmetçin geldi! diyeceğim. Efendimiz’e Medîne’de on sene hizmet ettim. Ben o zamanlar küçük bir çocuktum. Her yaptığım iş, Efendimiz’in arzu buyurduğu gibi değildi. Buna rağmen Rasûlullah (sav) bana, yaptığım hiçbir iş için “üf” bile demedi, ‘Bunu niçin yaptın, şunu niçin yapmadın?!’ diye azarlamadı.” (Ahmed, III, 222. Krş. Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 82)

Yaşantısıyla, hal ve hareketleriyle bizlere bu şekilde örnek olan, yakınlarını hayran bırakan, ashâbı ile muhabbetli, ümmeti ile irtibatlı olan Peygamber Efendimiz’e bizlere tebliğde bulunmak üzere, riâyet etmemiz gereken ölçüyü Allah (cc) şu şekilde dile getirmektedir: “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler…” (İsrâ, 17/53)

Allâh’ın kendisinden beklediği insanlık kıvâmını kendi beyanlarıyla Rasûlullah (sav) şu şekilde dile getirmektedir: “Allah Teâlâ, bana farzların ikāmesini emrettiği gibi, insanlara lütuf ve merhametle muâmele edip yumuşak söz söyleyerek, onların kalpleri arasında muhabbet filizleri yeşertmemi de emretti.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 59/1695)

Pâdişâhın biri rüyâsında, dişlerinin önden arkaya doğru döküldüğünü, yemek yiyemez hâle geldiğini görür. Canı sıkılan pâdişah, gördüğü rüyânın yorumunu yaptırmak üzere derhal saray tâbircilerini huzûruna çağırtır. Rüyâsını anlattıktan sonra tâbircibaşına:

“‒Hele bir söyle, bu rüyâ hayır mıdır, şer midir? Neye işârettir?” diye sorar. Tâbircibaşı hiç düşünmeden:

“‒Maalesef şerdir pâdişâhım!” der. “Uzun yaşayacaksınız; ama ne yazık ki gözlerinizin önünde bütün yakınlarınızın birer birer ölüp sizi yapayalnız bıraktıklarını göreceksiniz.”

Tâbircibaşının bu yorumu, pâdişâhın gönlünde âdetâ soğuk rüzgârlar estirir. Bir anlık sessizliğin ardından pâdişah hiddetle kükrer:

“‒Tez atın şunu zindana, felâket tellâlı olmak neymiş öğrensin!”

Muhâfızlar, tâbircibaşıyı yaka paça götürüp zindana atarlar.

Pâdişah bu kez huzûrundaki diğer bir tâbirciye dönerek:

“‒Sen söyle bakalım, rüyânın tâbiri nedir, hayır mıdır, şer midir?” der.

Tâbirci sükûnet içinde bir müddet düşünür, sonra birden yüzü aydınlanır ve tâne tâne konuşmaya başlar:

“‒Hayırdır pâdişâhım, hayırdır!” der. “Bu rüyâ, bütün yakınlarınızdan uzun yaşayacağınızı ve daha nice seneler ülkenizi huzur ve saâdetle idâre edeceğinizi gösterir.”

Bu habere çok sevinen Pâdişah, tâbirciye iki kese altın ihsân eder.

Olup biteni başından beri izleyenler ise şaşkınlıkla tâbirciye şu suâli sorarlar:

“‒Aslında sen de tâbircibaşı da aynı şeyi söylediniz. Pâdişah neden onu cezâlandırdı da seni mükâfatlandırdı?”

Tâbirci tebessüm eder ve şöyle der:

“‒Elbette aynı şeyi söyledik; fakat öyle zaman olur ki, ne söylediğinden ziyâde nasıl söylediğin ve kime söylediğin daha mühimdir.”

Nezâket ve zarâfetle yaklaşım sergilememiz gereken en özel ortam âilemizdir. Âile bireylerinin birbirine yaklaşım ölçütü mutlaka nezâket ve zarâfet çerçevesinde olacaktır. Âile bireylerinin nezâketli ve zarâfetli yaklaşım seyirleri ise ancak hanım ve kocanın birbirine yakınlık göstermesiyle sağlanacaktır. Karı-koca ilişkisinde kabalık, hırçınlık, öfke, şiddet, kavga ve gürültü, yersiz ve incitici söylem söz konusu olamaz.  Rabbimizin buyruğu kesindir ve bizleri şu şekilde uyarmaktadır: “…Kadınlarla iyi geçinin, onlara güzel muâmele edin!..” (Nisâ, 4/19)

Rabbimiz, kadınların ne denli özel emânet olduğunu bize hatırlatır; kocanın karısını Rabbimizin armağanı olarak görmesi gerekmektedir. Kocanın karısına karşı muâmelesi merhamet, sevgi, ilgi, rıfk ve îtidâl çizgisi içerisinde olmalıdır. Kocanın karısına haşin davranması, sert söylemlerde bulunması, incitici ifâdeler kullanması, kaba kuvvete başvurması ve şiddet uygulaması ne inancımızda ne de insanlık vicdânında yer almaktadır. Konunun anlaşılması sadedinde Rasûlullah (sav) şöyle buyurdular: “Kadınları dövmeyiniz!.. Kadınlarını döven kimseler, sizin hayırlınız değildir.” (Ebû Dâvûd, Nikâh, 42; İbn-i Mâce, Nikâh, 51)

Hz. Ömer (ra) bir gün, Allah Rasûlü’nün (sav) yanına girebilmek için izin ister. O esnâda Peygamber Efendimiz’in yanında, kendisine çeşitli sorular soran Kureyşli kadınlar vardır ve sesleri nezâket sınırının biraz ötesine geçerek Allah Rasûlü’nün sesini bastırmaktadır. Oradaki hanımlar, Hz. Ömer’in içeri girmek için izin istediğini duyunca hemen toparlanırlar. Hz. Ömer (ra) Peygamber Efendimizʼin izniyle içeri girdiğinde, onun gülümsediğini görür ve hayretle sebebini sorar. Efendimiz de:

“–Yanımdaki bu kadınların, senin sesini duyunca hemen toparlanmalarına hayret ettim.” karşılığını verir. Hz. Ömer ise:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Sen edeb ve hürmet gösterilmeye daha lâyıksın!” der ve kadınlara dönerek:

“–Ey kendilerine yazık edenler! Benden çekiniyorsunuz da Allah Rasûlüʼnden neden çekinmiyorsunuz?!” diyerek onları azarlar. Bunun üzerine o kadınlar:

“–Sen çok sert ve katısın (bundan dolayı senden korkarız).” derler.

Allah Rasûlü (sav) aralarına girerek:

“Ey Ömer, tamam! Allâh’a yemîn olsun ki, (bu kadar sertlik ve azametin) karşısında şeytan seninle karşılaşsa, mutlakâ yolunu değiştirir, başka bir yola sapar!” buyurur. (Buhârî, Edeb, 68)

Özetle, İslâmî hayatla şiddet kavramı aslâ bağdaşmamaktadır. İslâm merhamet dînidir, insanlar arasında rıfk ile muâmele edilmesini ister. Nezâket ölçülerine riâyet etmek Müslüman ahlâkının bâriz vasfıdır. Müslümanın dünyâsında şiddete yer yoktur. Kişinin çoluğuna çocuğuna, anne ve babasına, karısına veya kocasına kaba ve hırçın davranması ilâhî gazabı celbedecektir. Modern dönemde kimi çevrelerin İslâm’ı karalamak adına kadına şiddet eylemlerini İslâm’la ve Müslümanlarla bağdaştırmaya yeltenmeleri İslâm karşıtlığı ve İslâm’a karşı hazımsızlık tavrının bir yansımasıdır. Peygamber Efendimiz’in âile hayâtı, târih boyunca tüm Müslümanların yegâne referans kaynağı olmuştur. Peygamber Efendimiz’in hâne-i saâdetlerinde muhabbet atmosferi egemen olmuştur. Bugün biz Müslümanların da her türlü çatışma ve şiddet ortamından bireysel ve cemiyet olarak kaçınma hassâsiyetini göstermemiz, kadının onuruna sâhip çıkmamız; çocuk haklarının garantisi, insan haklarının adresi, cemiyet huzûrunun teminâtı olmamız gerekmektedir. O zaman gelin, gülümsemeyi alışkanlık hâline getirelim. Muhâtaplarımızı dikkatlice dinleyelim. Kimse hakkında onu dikkatlice dinlemeden karar vermeyelim. Birbirimizden ricâ etmesini öğrenelim. Emir kipleriyle değil ricâ kalıplarıyla konuşmanın gayretini güdelim. Dostlarımıza, bizlere katkı sağlayanlara, yetişmemizde emeği geçenlere ve bizlere karşı hayırhah davrananlara, karımıza veya kocamıza, annemize ve babamıza, akrabâlarımıza ve komşularımıza, arkadaşlarımıza ve dostlarımıza, üstatlarımıza ve hocalarımıza, âmirlerimize ve memurlarımıza teşekkür etmeyi alışkanlık hâline getirelim. İnsanlara teşekkür etmeyenlerin Allâh’a gereğince şükredemeyeceklerini bilelim. Her konuda incelik göstererek nezâketli ve zarâfet ehli olmanın çabasını güdelim.


Yazar: Prof Dr. Kadir Özköse
Kaynak: Yenidünya Dergisi, Temmuz 2021

Exit mobile version